Kategori: Makaleler

15 Haz

Sağlıklı gıdada haksız rekabet

Buğday Derneği Strateji Kurulu Üyesi Oya Ayman yazdı: “Tarım zehiri kullanılmayan organik ürünler, tarım zehiri kullanılan iyi tarım ile neden rekabet edemiyor?”

Türkiye’de organik ürün üreticisi, kimyasal kirlilik dahil her türlü kirlilikle baş etmenin yolunu bulsa da, bilgi kirliliği ile baş etmekte zorlanıyor. İnternetteki “sözde organik” kirliliği yetmiyormuş gibi tarım zehirlerinin yasal limitlerde kullanılmasına izin verilen ”iyi tarım” ürünleri de, tarladan tezgaha bütün aşamalarda insan ve çevre sağlığına zarar vermediğine dair denetlenip sertifikalandırılmış organik ürün üreticilerinin zaten kısıtlı olan pazarında haksız rekabete neden oluyor.

Evde oturmuş, internetten alışveriş yapmaya çalışıyorum. Pek çok konuda olduğu gibi gıda konusunda da bilgi kirliliğinden geçilmiyor. Bilinen bir alışveriş sitesinde organik ürünler başlığına tıklıyorum. Karşıma ”doğal” olduğu veya organik yöntemlerle üretildiği belirtilen bir sürü ürün çıkıyor, hatta bazılarında ne doğal ne de organik yazıyor. Organik sertifikası olan birkaç ürün var. Ama çoğunun ne ürün açıklamasında ne de web sayfasında organik sertifikası bulunduğuna dair bir ibare var. Oysa Organik Tarım Kanunu’na göre, organik sertifikalı olmayan ürünlerin ”organik” adı altında satılması yasak.

Limitli tarım zehiri ve sentetik gübre uygulamalarına izin veren iyi tarım uygulamaları ile tarım zehiri ve sentetik gübre kullanımını yasaklayan organik sertifikalı tarım birbirinden tamamen ayrı üretim yöntemleri.

Bir başka siteye tıklıyorum. Doğal çiftlik yumurtası sattığını belirten bir çiftliğin gezen tavuk fotoğrafları ile dolu sitesinde sadece doğallık ve lezzetten bahsediliyor, tavukların kendi yetiştirdikleri buğdayla ve bazen de dışarıdan aldıkları yem takviyesi ile beslendiklerini anlatıyorlar. Buğdayı yetiştirirken sentetik gübre ve kimyasallar kullanıyorlar mı? Dışarıdan aldıkları yem GDO’lu olabilir mi? Bu konularda bilgi yok. Aynı sitede biberden tereyağına ev yoğurdundan meyveye kadar pek çok ürün var ama nasıl yetiştirildikleri, nasıl işlendikleri yazmıyor. Peki biz nereden bileceğiz doğal olduğunu? Üstelik doğalın bir tanımı ve standardı yokken… Bu konuda bilgi almak üzere, firmaya mesaj gönderiyorum. Bir ay bekliyorum, cevap yok.

Limitli tarım zehiri ve sentetik gübre uygulamalarına izin veren iyi tarım uygulamaları ile tarım zehiri ve sentetik gübre kullanımını yasaklayan organik sertifikalı tarım birbirinden tamamen ayrı üretim yöntemleri.

Türkiye’de organik ürün üreticisi, kimyasal kirlilik dahil her türlü kirlilikle baş etmenin yolunu bulsa da, bilgi kirliliği ile baş etmekte zorlanıyor; internetteki ”sözde organik” kirliliği, kontrollü ve sertifikalı organik üretim yapan üreticilerin zaten kısıtlı olan pazarında haksız rekabete neden oluyor. Doğal, naturel, köy ürünü gibi etiketlerle, hatta ”organik” olduğunu iddia ederek, herhangi bir denetime tabi olmadan internette satış yapabilenlerin neden olduğu haksız rekabet, insanla birlikte doğadaki tüm varlıkların sağlığını gözeten kriterlere bağlı kalarak sertifikalı organik üretim yapan üreticilerin pazar bulmasını ciddi ölçüde engelliyor.

Arz da talep de az, bilgi eksikliği fazla

Türkiye Kontrol ve Sertifika Kuruluşları Derneği (KSKDER) Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Avcı, Türkiye’de üretilen sertifikalı ürünlerin hak ettiği pazarı bulamadığını söylüyor. İç piyasada tüketilen ürün miktarının ihraç edilenden daha düşük olduğunu belirten Avcı, ”Organik ürünlere iç piyasada talep çok az. İnsanlar organik ürün hakkında yeterli bilgiye sahip değiller. O nedenle köy ürünü ya da doğal ürün adı altında daha uygun fiyattan satılan ürünleri tercih ediyorlar. Bu da gerçekten doğal yöntemlerle üretilen organik sertifikalı ürünlerin önünde bir bariyer oluşturuyor” diyor.

Marketlerin organik ürün rafları, sadece organik sertifikalı ürün satan birkaç dükkân ve e-ticaret sitesi, organik pazarlar ve çiftçiden doğrudan sipariş sistemleri gibi organik ürüne erişim kanalları Türkiye’de mevcut ancak yeterli değil.

Türkiye’de 1980’li yıllarda ihracat motivasyonuyla başlayan organik üretim, artan bir ivme gösterse de 40 yılda toplam tarımsal üretimin %1,5-2’sinden ileriye gidemedi. Kişi başına organik üretim verileri de, tüketici tercihlerinden öte, organik ürüne erişim konusunda yaşanan zorlukların göstergesi. Danimarka’daki pazarda gıda maddelerinin %13’ü organik sertifikalı iken ve bir kişi yılda ortalama 344 avroluk organik ürün tüketirken, bu sayı Fransa’da 174 avro, Kanada’da 93 Avro, Türkiye’de ise 1 avro.

52 BİN 590 ÜRETİCİ 235 ÇEŞİT ORGANİK ÜRÜN ÜRETİYOR

Türkiye’de organik sertifikalı bitkisel üretim yapan üretici sayısı 2020 yılında 52 bin 590’ye, üretim alanı (doğal toplama alanı dahil) 382 bin 665 hektara, ürün sayısı 235’e ve yıllık üretim miktarı ise yaklaşık 1 milyon 631 bin 943 tona ulaştı.

2020 yılı verilerine göre, ülke genelinde organik hayvancılık yapan işletme sayısı 110 adet (büyükbaş – küçükbaş – kanatlı işletmesi). Bu işletmelerde 7 bin 888 adet büyükbaş, 2 bin 454 adet küçükbaş ve 1 milyon 119 bin 823 adet kanatlı hayvan varlığı bulunuyor. Ayrıca 494 üretici tarafından 89 bin 128 adet kovanda 1 milyon 28 bin 39 ton bal üretildi. (Kaynak: Tarım ve Orman Bakanlığı, 2021).

Haksız rekabet, güven ve fiyat

Tarladan, köyden, teyzemin çiftliğinden, doğanın beşiğinden, dedemin mandırasından gibi doğallığı ve samimiyeti çağrıştıran çeşitli isimler altında satılan ve aslında nasıl yetiştirildiği bilinmeyen ürünlerin ”organik” adı altında satılması kontrollü ve sertifikalı organik yetiştiren çiftçileri haksız rekabetle karşı karşıya bırakmanın yanı sıra tüketicilerin organik ürüne yönelik güven sorunu yaşamasına da neden oluyor.

“Doğal”, ”köy ürünü” gibi etiketlendirmeler herhangi bir kritere bağlı değil. Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği’nde, ”Gıdalar, tüketiciyi yanıltmayacak şekilde ve satın alacak kişinin bilinçli bir seçim yapabilmesini sağlayacak biçimde etiketlenmeli ve tanıtılmalıdır… Gıdanın etiketlenmesi, gıdanın nitelikleri açısından yanıltıcı olmamalıdır” ifadeleri yer almasına rağmen, ”pastörize süt, UHT süt, siyah çay, bitki çayları, yumurta, bal, kahve, taze ve kurutulmuş, dondurulmuş meyve-sebze, yoğurt, natürel sızma zeytinyağı vb” gıdalarda doğal terimi kullanılmasına izin veriliyor.

Oysa herkesin “doğal” tanımı farklı: Kimine göre doğada kendiliğinden yetişmiş ürünler, kimine göre tarlada tarım zehrine, sentetik gübreye, serada hormona maruz kalmayanlar, kimine göre gıda katkı maddesi eklenmemiş olanlar doğal… Öte yandan bazı tüketiciler ve hatta üreticiler organik sertifikası olmayan ürünlerin ”organik” adı altında satılmasının yasak olduğunun farkında bile değil.

‘Güven eksikliği pazarın büyümesini engelliyor’

Uludağ Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Ak, ”Yaptığımız tüketici anketlerinde organik ürün konusunda ciddi bir bilgisizlik olduğunu saptadık” diyor ve ekliyor: ”Eğitimli kesimde bile bu konuda bilgi eksikliği var. Organik olmayan ürünlerin organik adı altında satılması da bu ürünlere güveni sarsıyor. Bu duruma, fiyatın diğer ürünlere göre daha yüksek olması da eklenince organik ürünlerin pazar bulması güçleşiyor.”

İnsan ve çevre sağlığına zararlı kimyasalların ve GDO’nun kullanılmadığına dair üretimin her aşamasında denetlenerek sertifikalandırılan organik ürünler; sertifika maliyetine eklenen yoğun emek, lojistik, raf ömrünün ilaçlanan ürünlerden daha kısa olması, standardı yüksek depolama maliyetleri ve sürümün az olması gibi nedenlerle, iyi tarım ürünleri ve diğer konvansiyonel ürünlerle fiyat konusunda rekabet edemiyor.

‘İyi tarım, organik tarıma engel oluyor’

Prof. Dr. Ak’a göre, ”Organik sertifikalı ürün pazarının önündeki en büyük engel, kontrol ve sertifikasyon sistemiyle yapılan iyi tarım”. İyi tarım sertifikası, yasal limitlerle tarım zehri ve sentetik gübre kullanan çiftçilere veriliyor.

Ayrıca organik tarımda iki-üç yıl süren geçiş dönemi iyi tarımda yok; anlaşma yapıldıktan sonra çiftçi, ilk hasadını iyi tarım ürünü olarak pazarlayabiliyor. Buna karşın yarattığı ”iyi” algısı nedeniyle organik tarım önünde engel oluşturuyor. ”İyi” ile ”organik” etiketleri arasında tercih yapan tüketici hem organik hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığı için hem de fiyat avantajından dolayı ”iyi” denilene yönelebiliyor. İbrahim Ak, Bakanlığın tüketicideki kafa karışıklığına ortam hazırladığını belirtiyor: ”Bir tarafta tarım zehirlerini ve sentetik kimyasalları reddeden organik, diğer yanda bu zehirleri limitli kullanabilirsin, diyen iyi tarım… Birbiriyle yan yana gelemeyecek bu iki yöntem Bakanlık’ta aynı daire başkanlığında yönetiliyor,” diyor.

Prof. Dr. Uygun Aksoy ise organik tarım ve iyi tarım dairelerinin bazı ülkelerde aynı daire altında yer alabildiğini, zira her ikisinin de tarım ürünlerinin kalite sistemi kabul edildiğini söylüyor: ”Buradaki sorun, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın her iki yöntemin birbirini engellemeyecek şekilde bir strateji geliştirmesi gerekliliği…”

Organik üretim yapan çiftçi destek istiyor

Organik üretim yapan çiftçiler iklim değişikliği, böcek istilası, hastalıklar, giderek artan yevmiyeler, ithal biyolojik preparat fiyatları, artan bürokratik işlemler ile uğraşırken bir yandan da ürünlerini pazarlama endişesi yaşıyor.

13 yıldır organik sertifikalı üretim yapan Özgür Andaç, şunları anlatıyor: ”Tarladan tezgâha ciddi bir iş yükünü göğüslüyoruz. Tohumunu ek, çapasını yap, böceğini elle topla, gece domuz bekle, hasadını yap, sertifika konusunda bir sürü bürokrasiyle uğraş, evrak doldur, pazara ürün götürmek için şoförlük yap, bütün gün soğukta sıcakta tezgâhta durup pazarcılık yap… Bütün bu işler bizim üzerimizde. Organik sertifikalı üretim yapan çiftçinin ürünü pazara ulaştırabilmek için yaşadıklarını da şöyle aktarıyor Andaç:

“Organik ürün yetiştiren çiftçi ürününü Şişli %100 Ekolojik Pazar’a ulaştırabilmek için hafta boyu tarlada gündüzlü geceli çalışır, sonra cuma günü hasat yapıp, o yorgunlukla direksiyona geçer, saatlerce yol alır, sabahın 2’sinde ekolojik pazara gelir, üç-dört saat dinlenip tezgâhını kurar, gün boyu satış yapar, otelde kalacak parası yoktur, arabada yatar, ertesi gün Küçükçekmece pazarında saatlerce ayakta satış yapar ve sonra yeniden direksiyona geçip köyüne, tarlasına döner. Bu her hafta böyle tekrarlanır.”

Özgür Andaç’a göre, pazarın bir türlü genişleyememesinin nedeni, organik sahteciliğinin tüketicide neden olduğu kafa karışıklığı… Andaç, kendileri bu zorlukları yaşarken internette nasıl yetiştiği belli olmayan ürünlerin organik adını ve fiyat avantajını da kullanarak satılmasının hem organik ürün çiftçisini hem de organik ürün piyasasına zarar verdiğini söylüyor: ”Organik sertifikalı üretici bu kadar emek verirken, birileri nasıl üretildiği belli olmayan ürününü bir instagram hesabından organik diye satıyor, üstelik organikteki maliyetleri olmadığı için daha düşük fiyattan… İnsanlar da ucuza organik buldum diye onları alıyor. Organik sertifikalı ürün için binbir emek veren bizler en çok fiyat dezavantajından ötürü bu ürünlerle rekabet edemiyoruz.”

Bazı organik üreticiler de güven sorununun aşılması için, tağşişli ürünlerde olduğu gibi, sahte organik etiketiyle ürün satanların da kamuoyunda teşhir edilmesi gerektiğini belirtiyor.

Sonuç olarak haksız rekabetten bilgi kirliliğine, yüksek maliyetlerin neden olduğu fiyat dezavantajından verilen desteklerin azalmasına kadar organik sertifikalı ürün pazarının önündeki engellerden en büyük zararı, organik üreticiler ve sağlıklı ürüne ulaşmaya çalışan tüketici görüyor.

Yeşil Mutabakat çözüm olabilir mi?

Elbette ideal olan, herkesin zehirli kimyasallarla üretilmemiş sağlıklı ürünlere tüm pazarlardan makul bir fiyata erişebilmesi… Ancak bu ideal, tarımsal üretimde tamamıyla kontrollü ve sertifikalı organik üretime geçilmesini hedefleyen politikaların hayata geçirilmesiyle gerçekleşebilir.

AB, Yeşil Mutabakat Eylem Planı’nda organik alanları artırma hedefini, iklim değişikliğine uyumla (karbon nötr hedefi) birlikte sağlıklı gıda üretimine yönelik en etkili yöntem olarak seçti. Türkiye’nin de AB uyum sürecinde takip ettiği, Yeşil Mutabakat Eylem Planı’na göre “2030 yılına kadar organik tarım üretim alanlarının ve üretim miktarlarının artırılması” hedefleniyor. Bu hedefe ulaşmak için de öncelikle sahteciliğin önüne geçilmesi ve organik sertifikalı ürün pazarının genişletilmesi gerekiyor.

Organik sahtecilikle mücadelede, üretim ve depolama kanallarını denetleyen hükümetin satış kanallarını da denetlemesi gerektiğini belirten KSKDER Başkanı Mustafa Avcı, tüketicinin bilgilendirmesi ve Avrupa ve ABD’de olduğu gibi organik sertifikalı ürün satışında özelleşmiş marketlerin yaygınlaşmasının önemine işaret ediyor.

İbrahim Ak ise ”AB Yeşil Mutabakat metnine göre, organik tarım alanlarının 2030 yılına kadar %25 artırılması hedefleniyor. AB uyum sürecinde olan Türkiye’nin bitkisel üretimde sekiz yılda bu hedefi yakalaması çok zor. Ama sadece Doğu Anadolu’da 5 milyon hektara yakın mera, organik tarıma geçirilebilir. Bu yapılırsa organik hayvancılık konusunda ciddi bir gelişme sağlarız” diyor.

Organik ürünün daha fazla tanıtıma ihtiyacı olduğunun altını çizen Ak’ın şu sözleri, tarım politikalarımızla ilgili gerçeği de gözler önüne seriyor: ”Halkın sağlığını düşünmek devletin işi. Sağlıklı üretim ve ürünlere erişim konusunda yol gösterici ve destekleyici olması gerekir. Galiba organik üretimin gelişmesi de AB zorlamasıyla olacak.”

YILLARCA KULLANILAN TARIM ZEHİRLERİ BİRER BİRER YASAKLANIYOR

Tarım zehiri pestisitlerin (böcek, mantar, ot vs öldürücüler) piyasaya sürülmeden önce zararlı olup olmadıklarını anlamak için çeşitli testlere tabi tutuldukları söylense de yapılan çalışmalar bu testlerin yetersiz olduğunu, insan sağlığına ve doğaya verilen zararın devam ettiğini ortaya koyuyor. Geliştirilen hassas cihazlarla pestisitlerin kalıntıları veya etkileri daha açık olarak ortaya konuyor.

Türkiye tarımında kullanımına izin verilip yıllarca uygulandıktan sonra, 2010 yılından itibaren 200’e yakın pestisit etken (aktif) maddesinin yasaklaması da, bu testlerin ve pestisit ruhsatlandırma sürecinin yetersizliğini gösteriyor. Örneğin, 1990’lı yılların başında son derece güvenilir ve zararsız olarak nitelenerek piyasaya sürülen neonikotinoid grubu pestisitler, arılar başta olmak üzere uçucu böceklere büyük zarar veriyor.

Pestisit kullanımı biyoçeşitlilik kaybı, tarımsal üretime zarar veren canlıların pestisitlere direnç geliştirmesi, zararlı sayısında artış, akut (hızlı başlayan ve kısa süreli) ve kronik (uzun süren hatta hayat boyu devam eden) sağlık zararları, toprak ve su varlıklarında kalıcı kimyasal kirlilik gibi bir dizi çok önemli soruna neden oluyor. Pestisit kullanımı öncelikle çiftçiler, tarım işçileri ve onların çocuklarının sağlığına zarar veriyor. Pestisitlerin yol açtığı sorunların giderilmesi için agroekolojik yöntemlere ağırlık vermek gerekiyor.


Buğday Derneği Strateji Kurulu Üyesi Oya Ayman’ın “Sağlıklı gıdada haksız rekabet” başlıklı dosya haberi Yeşil Gazete‘de yayımlanmıştır.

07 Şub

Hamilelik döneminde organik beslenmek vücudu zehirlerden arındırıyor

Pestisitler en çok anne karnındaki bebeklere ve çocuklara zarar veriyor. Anne sütünde, yeni doğan bebeklerin göbek bağında ve ilk dışkılarında bile pestisit kalıntıları bulunuyor. Oysa araştırmalar, hamilelik döneminde organik ürünler ile beslenmenin pestisit maruziyetini önemli ölçüde azalttığını söylüyor.

Enviroment International’da yayınlanan bir araştırma, hamilelik döneminde pestisit maruziyetini inceledi. Hamile kadınlarla yapılan ilk uzun dönemli organik beslenme çalışmasını gerçekleştiren araştırmacılar, hamileliğin son altı ayında pestisit (tarım zehiri) kullanımının yaygın olduğu konvansiyonel meyve ve sebzeler yerine organik beslenmenin piretroid grubu böcek zehirlerine maruziyeti önemli ölçüde azalttığını ortaya koydu.

Sigara kullanmayan 18-35 yaş aralığındaki 20 hamile kadından haftalık olarak idrar numuneleri alındı. Piretroid insektisitlerin biyolojik belirteçlerinin analiz edildiği çalışmada, organik ürün tüketenlere kıyasla, konvansiyonel ürün tüketen grubun pestisit maruziyetinin 3.5 kat daha yüksek olduğu görüldü.

Doğum öncesinde piretroid grubu böcek zehirlerine maruz kalmak, çocuklarda nörolojik ve bilişsel gelişimi zayıflatıyor. Özellikle meyve ve sebze tüketimi piretroid grubu pestisitlere maruziyetin birincil kaynakları arasında yer alıyor. Araştırmanın sonuçlarına göre, hamile kadınların zehirsiz ve organik gıdalarla beslenmesi, anne karnından başlayarak çocukların sağlıklı gelişiminin sağlanmasında önemli bir fırsat sunuyor.

Zehirsiz Kampanya’ya destek olun, paylaşın, sesimize güç verin; geleceğimizi zehirleyen pestisitler yasaklansın: Change.org/ZehirsizSofralar

Sağlıklı gıdanın adresi %100 Ekolojik Pazarlar

Türkiye’de organik tarımın yaygınlaşması için yeni ve öncü bir model oluşturan Buğday Derneği’nin danışmanlığında kurulan %100 Ekolojik Pazarlar, Türkiye’nin birçok farklı noktasından 900’ün üzerinde üreticinin sağlıklı ürünlerini 15 yıldır tüketiciler ile buluşturuyor. 

İlk olarak 2006 yılında İstanbul – Şişli’de açılan %100 Ekolojik Pazarlar, bugün Kartal ve Bakırköy’ün ardından, İstanbul dışında Kayseri Kocasinan’da ve İzmit’te hizmet veriyor. Tarım zehirlerini yani pestisitleri kullanmadan, organik sertifikalı üretim yapan üreticiler ve üretici temsilcileri, müşterileriyle kurdukları organik bağları her geçen gün daha da güçlendiriyor.

%100 Ekolojik Pazarlar hakkında ayrıntılı bilgi için www.ekolojikpazarlar.org sayfasını inceleyebilirsiniz.

Kaynaklar: 

 

 

19 Şub

Organik Tarım: İklim krizine karşı en güçlü kozumuz

Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Uygun Aksoy, dünyada ve Türkiye’de tarım sisteminin dönüşümünü ele aldığı yazısında, organik tarım uygulamalarının iklim krizi ile mücadeledeki önemine ve Türkiye’nin tarım stratejilerindeki eksikliklere dikkat çekti.


Yazı: Prof. Dr. Uygun Aksoy – Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

İklim değişiklikleri özellikle son yıllarda yaşamımızı derinden etkilemektedir. Günümüzde, iklim değişikliğinin yanında birçok tehdit ile karşı karşıya olan tarım, vazgeçilmez ve stratejik bir sektördür.

Çevreye olan etkileri ve iklim değişikliği açısından bakıldığında; tarım ve gıda üretiminde fosil yakıt, gübre ve pestisit kullanımı, girdilerin ve gıdanın üretim yerinden kullanıcıya kadar olan taşınması ve dağıtımı gibi süreçler de dâhil edildiğinde, tarımsal faaliyetlerin sera gazı emisyonlarındaki payı %30 civarında. Ancak ekolojik uygulamalara dayalı olarak yapılan tarım, iklim değişikliğine adaptasyon ve uzun vadedeki hedeflere erişim noktasında çözüm olarak ortaya çıkmaktadır. Ekolojik yönetim modelleri, bir yandan emisyon azalışı sağlarken diğer yandan artan karbon bağlama kapasitesi ile iklim krizine çift yönlü katkı sağlamaktadır.

Bakanlık organik tarımı göz ardı ediyor

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan “Türkiye İklim Değişikliği Stratejisi 2010-2023” belgesinde, sera gazlarının kısa vadeli kontrolüne yönelik organik tarım, arazi kullanımı ve tarım ve ormancılık alanında önerilen uygulamalar arasında yer alıyorken; son yıllarda Tarım ve Orman Bakanlığı’nın organik tarımı öncelikleri arasından çıkardığı görülmektedir.

Türkiye Organik Tarım Stratejik Planı”nın 2016’dan sonra yenilenmemesi, desteklerin sürekli değişkenlik göstermesi ve yetersiz kalması; karşı çabaların organik tarımı temelsiz biçimde sorgulaması ile birlikte, beklenen katkıların sağlanamamasına neden olmuştur.

Gıda ithalatı çözüm değil, sorun yaratıyor

Sorulan sorulara doğru cevap alabilmek için organik tarımın neden ve nasıl geliştiği, bugünkü durumu ile gelecek stratejilerini ve bununla birlikte tarımda yaşanan sorunların gerçek nedenlerini iyi anlamak gerekir.

Birçok ülkede hızla artan nüfusu doyuracak, ucuz gıda temin etme telaşı ile 1950’lerde başlayan tarımda yoğunlaşma; daha fazla fosil yakıt, su ve sentetik girdi kullanımını ve endüstrileşmeyi beraberinde getirmiştir. Türkiye ve benzeri gelişmekte olan ülkelerde 1970’li yıllarda hissedilmeye başlayan bu etki, pazarın daha da fazla küreselleşmesi ile ülkelerin ekonomik açıdan ‘avantajlı’ oldukları ürünleri çok geniş alanlarda tek ürün (monokültür) halinde yetiştirmeleriyle sonuçlanmıştır. Fakat sadece doğadaki değil, tarımdaki çeşitlilik de azalmıştır. Türkiye gibi ithalatı çözüm olarak gören ülkeler hem ekolojik hem sosyo-ekonomik sorunlarla uğraşır hale gelmiştir.

Temel gıda maddelerinin üretim ve ticaretinde birkaç gelişmiş ülkenin pazara hakim olduğu görülmektedir. Ürün pazarındaki benzer gelişme tohum, gübre, tarım zehirleri, sulama sistemleri gibi üretim girdilerinin küreselleşmesine ve az sayıdaki uluslararası şirketin egemen olmasına yol açmıştır. Endüstriyel tarım ve gıda sisteminin çevre, sağlık, toplum hizmetleri ve gıda egemenliği üzerindeki olumsuz etkileri ise dikkate alınmamıştır. Ancak, yaratılan olumsuzlukların topluma yönelik gerçek maliyetleri son yıllara kadar gizli kaldığından sistem devam edegelmiştir.

 

Krizler zehirli kimyasallara dayalı tarım sistemini dönüştürüyor

Günümüzde, bir yandan dışa bağlı gıda ve gıda dışı ürün pazarındaki fiyat artışları veya Covid-19 gibi ani gelişen bir tehdit sonucu uygulanan kısıtlar, diğer yandan iklim değişikliğinin doğrudan etkilerinin hissedilmesi sürdürülebilir tarım sistemlerini tartışmaların odağına getirmiştir.

Organik tarım, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından sürdürülebilir beş tarım sisteminden biri olarak kabul edilmiştir. Avrupa Birliği ise karbon nötr olma ve iklim değişikliği, biyoçeşitliliğin yok olması, gıda güvenliği sorunlarının çözüm odağına organik tarımı almıştır. Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan Çiftlikten Çatala (F2F) ve Biyoçeşitlilik (BDS) strateji dokümanları ile 2030 yılına dek, halen AB üyesi ülkelerde %8.5 (%2.5-24.0 arasında değişmektedir) düzeyinde olan organik tarım arazilerinin %25’e çıkarılmasını; pestisitlerin genel kullanımının ve yüksek derecede tehlikeli pestisit kullanımının %50 azaltılmasını ve pestisitlerin agroekolojik uygulamalarla değiştirilmesini hedeflemektedir.

Topraktan sofraya izlenebilirlik

Peki, organik tarım ve uygulamaları nasıl çözüm olabilir? Öncelikle, ‘Organik 3.0’ olarak belirlenen stratejinin hedeflerinden biri, tüm tarım sistemlerinde doğru sonuç vermiş ve başarılı olmuş uygulamaların ortaya konarak, organik tarıma veya diğer bir tarım sistemine uyarlanmasıdır. Bu açıdan, organik tarımın temel ilkelerine dayalı tarım işletmelerinin ve etik ticaret sistemlerinin kurulması önemlidir.

Organik tarım, işletmenin dışarıdan sağlanan girdiler yerine işletme içinde döngülerin tesis edilerek, olabildiğince kapalı bir sistem biçiminde yönetilmesini hedefler. Her tarımsal ekosistem, ekolojik, sosyal ve ekonomik açıdan kendine özgü koşulları içerir. Yönetim sistemi ise, bu koşullar irdelenerek geliştirilir ve topraktan sofraya kadar izlenebilirlik sağlanır.

Organik tarım toprak, bitki, hayvan, insan ve yeryüzünün sağlığının ayrılmaz bir bütün olduğunu kabul eder. Buna bağlı olarak, kullanılan girdiler ve yöntemler yarattıkları risklere göre değerlendirilerek kılavuzlar hazırlanır. Yasal düzenlemeler ve özel standartlar ile üretim sürecinin uygunluğunun değerlendirilerek sertifikalandırılması 1990’lı yıllardan sonra pazarın genişlemesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu standartlar etiketlenerek pazara sunulan ürünün üretilmesi sırasındaki minimum koşulları belirler.

 

%20’lik organik madde artışı hektar başına 9 ton CO₂ emisyonu tasarrufuna eşdeğer

Günümüzde tarım ve gıda ürünlerinin yanı sıra kullanılan girdilerin de uzun mesafeli taşınmaları söz konusudur. Organik tarım ilkeleri, gerek işletme dışı girdi kullanımı yerine döngüleri vurgulayarak, gerekse organik uygulamalarda yoğun emisyona neden olan sentetik gübre ve pestisitlere kısıtlamalar getirerek karbon emisyonlarını azaltıcı etki yaratmaktadır.

Toprak sağlığı ve verimliliği organik tarımın birinci hedefidir. Örtüsüz, aşırı işlenmiş veya nadasta çıplak bırakılan toprak, karbon zengini olan üst toprak katmanının erozyonla veya yıkanma ile yok olmasına neden olur. Organik tarımda önerilen toprağın örtülü bırakılması veya hiç ya da az sayıda toprak işleme yapılması karbon emisyonlarını azaltırken, toprağın karbon bağlama kapasitesini de arttırmaktadır.

Toprak işlemesiz, örtü bitkili organik tarım uygulanması durumunda; ilk iki yılda topraktaki organik karbon %9, altı yılda ise %21 oranında artmıştır. Topraktaki organik madde artışı toprak sağlığı, verimlilik ve iklim değişikliklerine karşı en önemli araçlardandır. Topraktaki organik madde içeriğinin %20 artması hektar başına 9 ton karbon emisyonu tasarrufu anlamına gelmektedir.

Tarım alanlarında bağlanan karbonun yaklaşık yarısı toprak üstü aksamı tarafından tutulmaktadır. Bu nedenle yıl içi ekim planlamalarında iki ürün arasında toprağı örtüsüz bırakma yerine, kısa süreli de olsa örtü bitkilerinin ekimi karbon bağlama kapasitesini artırmaktadır. Meyve ağaçları gibi çok yıllık türlerde ise sıra aralarında benzer uygulamalar yapılabilir.

Endüstriyel üretimde azot oksitlerin salımına neden olan sentetik azotlu gübreler karbon emisyonlarının ana etkenlerinin başında gelmektedir. Hızla eriyebilen sentetik azotlu gübreler uygulandıktan hemen sonra topraktaki azot miktarını artırır ancak bunun bir kısmı bitki tarafından alınırken, kalanlar yıkanarak yer altı sularında kirliliğe neden olur veya gaz halinde kaybolur. Böylece her yetiştirme döneminde yeniden sentetik azotlu gübre vermek gerekir.

Organik tarım, sentetik gübre kullanımını yasaklarken; izin verilen hayvan gübresi, yeşil gübreleme, kompost ve benzeri uygulamalarda hektar başına toprağa katılan azot miktarını 170 kilogram ile sınırlamaktadır. Bu uygulamalar topraktaki organik madde miktarını yıldan yıla artırır ancak %25-30 gibi belirli bir kısmı o yılda yarayışlı hale geçer, diğer kısımlar ise sonraki yıla saklanır. Yani organik uygulamalar eklemeli etki yaratıp karbon bağlarken, sentetik azotlu gübrelerin her yıl yeniden eklenmesi zorunlu olduğu için tekrar tekrar karbon salımına yol açar.

Sentetik azotlu gübre uygulamaları ayrıca toprak mikroorganizmalarının solunum sonucu çıkardıkları karbondioksiti tetikler. Sentetik fosforlu gübreler ise bitki kökleri ile simbiyotik yaşayan mikroorganizmaların gelişmelerini baskı altına alarak toprağın karbon bağlama kapasitesini olumsuz etkilemektedir.

Endüstriyel hayvancılık hava kirliliğine yol açıyor

Endüstrileşmiş hayvancılık işletmeleri küresel ölçekte karbondioksitten daha fazla olumsuz etkisi olan metan salımının %37’sine, azot oksitlerin ise %65’ine neden olmaktadır. Organik hayvancılık ise alan bazlı ve kurallara uygun olarak yapılmakta ve böylece endüstrileşmekten kurtularak seyrelme etkisi ile sera gazı emisyonlarını azaltmaktadır.

İlgili yönetmeliklere göre, organik hayvancılıkta sürü büyüklüğü sınırlanmaktadır. Örneğin, organik tavukçulukta her barınakta en fazla 4.800 adet etlik piliç, 3.000 adet yumurta tavuğu bulunabilir. Ayrıca, hayvan başına gerekli en düşük iç ve dış alan belirlenmiş olup hektar başına 2 büyükbaş hayvan birimi ile sınırlandırılmıştır.

Düşük yoğunlukta hayvancılık ile metan ve azot kirliliğini azaltmak mümkündür. İşletme içi gübre ve diğer atıklar kullanılarak yem üretimi döngüsü sağlandığında taşınma ile ortaya çıkan emisyonlar azalırken, karbon bağlama kapasitesi artmakta ve böylece karbon bütçesi olumlu yönde gelişmektedir.

Gaz olarak uygulanan pestisitler iklim için 300 kat daha tehlikeli

Yapılan on yıllık bir araştırmaya göre, kompostlaştırılan inek gübresinin kullanıldığı bir ekim nöbetinde bitkilerin daha iyi gelişmeleri ile yılda hektar başına iki ton karbon bağlandığı hesaplanırken, endüstriyel üretimde karbon emisyonları ortaya çıkmıştır. Pestisitlerin -özellikle gaz olarak uygulananların- gerek üretim gerekse uygulanma aşamasında, karbondioksitten 300 kat daha fazla tehlikeli olan azot oksitlerin emisyonuna yol açtığı belirtilmektedir.

 

Politika desteğiyle organik gıdaya erişmek mümkün

Organik ürün pazarı küreselleşse de temel ilkeleri arasında yerel üretimin yerelde tüketilmesi gelmektedir. İç denetime dayalı katılımcı sertifikasyon uygulamaları birçok ülkede üretici ve tüketici işbirliği ile iç pazar için geliştirilmektedir. Çok sayıda organik ürün tüketicisi, tercihini yerel ürünler yönünde kullanarak bu ürünlerin uzun mesafeli taşınmalarını ve yarattığı sera gazı emisyonlarını azaltmada önemli bir etki yaratmaktadır. Bazı özel organik tarım standartları da aynı gerekçelerle organik ürünlerin uçakla taşınmasına izin vermemekte veya Bioswiss standardında olduğu gibi iç pazardaki ithal ürünlerde logo kullanımına ancak iç üretim yeterli değilse izin vermekte ve aksi halde ise farklı logo kullanılmaktadır.

Onarıcı tarım uygulamaları da organik tarımın temel ilkelerine uygun, başarılı sonuç vermiş uygulama ve yöntemleri bir araya getirerek yaygınlaştırmaya çalışmaktadır.

Sonuç olarak, her ölçekte kendine yeterli ve mevcut ekolojik ve sosyo-ekonomik koşullara göre bilgiyle tasarlanmış, karbon pozitif hedef koyan sistemlerle hem sağlıklı ürün hem de sürdürülebilir kalkınma sağlanabilir. Doğru politikalar ve bilgi paylaşımı ile ekolojik koşulları ve döngüleri esas alan organik sistemlerin geliştirilmesiyle birlikte herkese yeterli, erişilebilir fiyatta sağlıklı gıda ve gıda dışı ürün üretilmesi mümkündür.

 

Kaynaklar:

İlgili Bağlantılar:

25 May

Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz. İşte zehir listesi

Sağlık Bakanlığı, 2011-2016 yılları arasında kanserden ölümlerin dünya ortalamasının üstünde olduğu Antalya, Ergene ve Dilovası’nda geniş çaplı bir araştırma yaptı. Kanser vakalarında çevre kirliliğinin rolüne ışık tutan çalışmanın sonuçları kamuoyuna açıklanmış değil. Bakanlığın halktan gizlediği çalışmada insan sağlığını tehdit eden pestisitin taze fasulye, biber, hıyar, marul, maydanoz, çilek, erik ve elmada maksimum kalıntı limitlerini çok aştığı ortaya çıktı. Sularda ise yine kanserojen etkisi bilinen hidrokarbon kalıntıları tespit edildi.

Dünya Sağlık Örgütü dünya genelinde kanserden ölümlerin oranı yüzde 16 olarak belirtiliyor; yani her altı ölümden birinin nedeni kanser.

Türkiye’de ise her sekiz ölümden birinin nedeni (yüzde 13) kanser. Ancak bölgeden bölgeye büyük farklar var. Örneğin Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne’de yaklaşık her dört ölümden biri, Kocaeli Dilovası bölgesinde (yüzde 37) her üç ölümden ve Antalya ilinde ise her 10 ölümden birinin nedeni kanser.

Kanserojen (kansere yol açan) kimyasallara uzun süre maruz kalmak kanser hastalığının en önemli nedeni. Kansere yol açan etkenlerin çevresel ortamlarda ne miktarda bulunduğu, insanların bu etkenlere ne miktarda maruz kaldığı ve bu maruziyetin ne kadar sürdüğü gibi faktörler kanser hastalığının görülme sıklığının bölgeden bölgeye farklılık göstermesine neden oluyor.

Kanserojen maddeleri bünyemize nasıl alırız?

Bir halk sağlıkçısı gözüyle bakıldığında bedenimizin sınırları dışında kalan her şey dış çevreyi oluşturur. Deriyle temas, soluma, yeme ya da içme yoluyla dış çevrede bulunan toksik etkili kimyasal maddeleri bünyemize alırız.

Zehirli veya kansere yol açan kimyasal maddeler dış çevrede doğal olarak nadiren bulunur. Genellikle tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerden açığa çıkarlar. Bu faaliyetlerin yoğun olduğu bir bölgenin toprağı, suyu, havası, gıda ürünleri kansere yol açan kimyasal maddelerle kirletildikçe o bölgede yaşayan insanlar arasında kanser hastalıklarının görülme sıklığının artması kaçınılmazdır. Kocaeli Dilovası ve Ergene Nehri Havzası gibi yaşam alanlarının kansere neden olan kimyasal maddelerle en fazla kirletildiği yerlerde kanser hastalıklarının sık görülmesinin en önemli nedeni budur.

Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi

Ergene Nehri Havzası ve Kocaeli Dilovası

Ergene Nehri Havzası’nda Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli illeri yer alıyor. Bu illerde yer alan sanayi tesisleri açığa çıkardıkları atık suları herhangi bir kimyasal arıtma yapmadan nehre boşaltıyorlar. Nehir aşırı yağışlar sonucu taştığında bütün Ergene Ovası zehirli kimyasal maddelerle kirleniyor. Bu zehirli maddeler yeraltı sularına ve yetiştirilen gıda ürünlerine de bulaşıyor. Marmara Denizi’ne dökülen akarsu denizdeki kabuklu canlılardan balıklara bütün yaşam formlarına zehirli kimyasal maddelerin bulaşmasına neden oluyor. Ülkemizin kanser tartışmalarında öne çıkan bir başka bölgesi ise Kocaeli ilinde yer alan Dilovası. 2011’de Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu Dilovası’ndaki kimyasal kirliliğin anne ve bebeklerin vücutlarına sağlığa zararlı ağır metallerin geçmesine neden olduğunu açıklamıştı. Bu açıklama nedeniyle yerel idarecilerin suçlamasına maruz kalan ve hakkında dava açılan Hamzaoğlu, 2016’da üniversitedeki görevinden KHK ile çıkarıldı. Şimdi tutuklu ama toplumsal barış mücadelesini yılmadan sürdürüyor –selam olsun-.

1318 örneğin yüzde 40’ında kimyasal kalıntı bulundu

Gıdalardaki zehir

Araştırmada 1380 gıda ve 1440 su örneği çalışıldı. Gıdalarda 332 farklı pestisitin kalıntısı araştırıldı. Hormonal sistem bozucu olarak nitelenen 106 pestisitin tamamı analiz kapsamındaydı.

Kocaeli’nden alınan toplam 283 örneğin yüzde 38’inde, Antalya’dan alınan 572 örneğin yüzde 60’ında ve Ergene bölgesinden alınan 463 örneğin yüzde 14’ünde pestisit kalıntısı tespit edildi. Gıdalarda en çok pestisit kalıntısı çıkan il Antalya oldu.

Pestisit kalıntı analizi yapılan 1318 gıda örneğinin yaklaşık yüzde 60’ında pestisit kalıntısı çıkmadı; yüzde 40’ında ise en az bir pestisit olmak üzere 73 çeşit pestisit kalıntısı tespit edildi.

Sağlığa zararı kesin

Analiz edilen örneklerin yüzde 17.3’ünde mevzuatın izin verdiği maksimum kalıntı sınır değerinin (MKL) üzerindeki miktarlarda pestisit kalıntısı saptandı. Maksimum kalıntı sınır değerlerini aşan pestisitlerin sağlığa zarar vereceği kesindir. Dolayısıyla 5 farklı ile yayılan onlarca çeşit gıda ürününün analiz edildiği bu çalışmanın ülke genelindeki gıdalarda çok ciddi bir pestisit kalıntısı sorununa işaret ettiği söylenebilir. Bu konuda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yurt genelinde yapılan çalışmalarda mevzuatta belirtilen sınır değerleri aşan pestisitlerin oranının yüzde 2-3 aralığında olduğu açıklanıyordu.

Ancak bu açıklamanın doğru olmadığı ve ortada ciddi bir sorun olduğu aşikâr.

Araştırmada maksimum kalıntı sınır değerlerini aşan ürünlere dair bilgiler tabloda yer alıyor.

Ancak mesele sadece maksimum kalıntı sınırını aşan ürünler değil. Bir gıda ürününün hepsi de mevzuattaki sınır değerlerin altında kalan birden fazla sayıda pestisit içermesi durumunun da sağlık sorunu yaratacağı düşünülmelidir. Bu soruna yarın değineceğim.

BAZI SULARDA HİDROKARBON KALINTILARI VAR

Araştırmada 5 ildeki 1440 farklı yerleşim noktasından alınan kaynak ve depo suları da analiz edildi. Bu sularda kansere neden olan PAH bileşikleri ile bazı pestisitlerin kalıntıları araştırıldı. Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) iki ya da daha fazla benzen halkasına sahip kansere yol açan kimyasal maddelerdir. Petrol kirliliği, yağ, kömür, katran atıklarında bulunur ve fosil yakıtları başta olmak üzere çeşitli maddelerin yanması sonucu açığa çıkarlar. Doğada 100’ün üzerinde PAH bileşiği bulunsa da gıdalar ve sularda nadiren tespit ediliyorlar. Araştırmada kanserojen etkisi daha fazla olan 16 PAH bileşiği araştırıldı. Analiz edilen su örneklerinin 19 tanesinde (yüzde 1,3) PAH kalıntıları tespit edildi. İllere göre dağılım tabloda yer alıyor.

Su örneklerinde Asenaften, Asenaftelen, Floren, Naftalin ve Fenantren olmak üzere 5 adet PAH bileşiğinin kalıntısı tespit edildi. Antalya’dan alınan su örneklerinin hiçbirinde PAH bileşiği kalıntısı çıkmadı. En çok PAH kalıntısı tabloda da görülebileceği gibi Ergene havzasından alınan su örneklerinde çıktı. Yüzde 1.3’lük kirlilik oranı düşük görülmemeli; çalışmanın bütün bir yıla yayılmadığı; belli bir zaman diliminde yapıldığı dikkate alınmalı. Tespit edilen PAH kirliliği her hâlükârda çevre kirliliğinin bir göstergesidir.

Bakanlığın gizlediği araştırma

Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 arasında yürüttüğü bir araştırma projesi Ergene ve Dilovası’ndaki kanser vakalarında çevre kirliliğinin rolüne büyük ışık tutuyor.

Araştırma “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Projesi” başlığını taşıyor.

Araştırmada Ergene Nehri Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli, Tekirdağ illeri; Dilovası bölgesinin de içinde bulunduğu Kocaeli ve Antalya’da yapıldı. Bu illerde yaşayan insanlardan ve yerleşim bölgelerinden alınan binlerce örnekte kanser hastalıklarına neden olan kimyasal maddeler araştırıldı. Araştırmanın amacı çevresel ortamlardaki kanserojen madde kirliliğinin ne düzeyde olduğunu ve o bölgelerde yaşayan insanların soludukları hava, içtikleri su, yedikleri gıdalarla bünyelerine kansere neden olan kimyasal maddeleri alıp almadıklarını belirlemekti. Köy ve mahalle bazında binlerce yerleşim bölgesinden örnekler alındı.

Antalya ilinde sanayi faaliyetleri yok. Dolayısıyla Ergene Havzası ve Kocaeli bölgesinde sanayi faaliyetlerinden ve zehirli atıklardan kaynaklanan kanserojen madde kirliliğini sanayinin olmadığı bir bölge ile kıyaslamak amacıyla seçildi.

Çalışmada neler analiz edildi?

Çalışmada toprak, su, gıda, hava, atık su ve Saroz, İzmit ve Antalya körfezindeki deniz suyu, kabuklu deniz canlıları ve balıklarda kansere yol açan kimyasal maddelerin kalıntıları araştırıldı.

Bunun yanı sıra yüksek gerilim hatlarından doğan kanser riski; atık su arıtma tesislerinden deşarj edilen su ve akarsuların dip çamurları da analiz edildi. Havadaki toz parçacıklarına yapışan ve solunum yoluyla bünyemize aldığımız kanserojen kimyasalların araştırılması gibi çok spesifik araştırmalar bile yapıldı. Sadece su ve gıda örneklerinin sayısı 3000 civarında ve sadece bu örneklerde yapılan toplam analiz sayısı 15 bin.

Araştırma çalışmasında binlerce hanede yapılan anket çalışmaları ile ailelerin soy geçmişlerinde kanser vakalarının görülüp görülmediği belirlendi. Aynı hanelerde yaşayan insanların vücutlarından alınan örneklerde ağır metal ve eser elementlerin bulunup bulunmadığı da analiz edildi. Aynı bölgelerden alınan hava, toprak, yeraltı ve yerüstü suları ve çeşitli gıda örneklerinde kanserojen kimyasal maddelerin ne düzeyde bulunduğu araştırıldı.

Araştırma sonucunda bütün çalışmalar üst üste konularak bir haritalama tekniği ile kanser vakalarının yoğun olduğu bölgelerde kanserojen-kimyasal kirliliğinin de yoğun olup olmadığına bakıldı. Araştırma projesi çalışma sahasının genişliği ve kapsadığı nüfus (5-10 milyon arası) açısından dünyanın en büyük halk sağlığı çalışmalarından biri.

2015 sonunda saha çalışması bitti

Araştırma farklı akademik ekiplerce yürütülen pek çok araştırma projesinden oluşuyor. Gıdalar ve sularla ilgili araştırma projelerinde ben görev almıştım. Çalışmalar 2015 sonu itibarıyla büyük oranda bitmişti. Her halükârda projenin sonuçlarının 2017 yılı içinde Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanması gerekiyordu. Ancak bu yapılmadı. Bakanlığın milyonlarca insanın sağlığını ilgilendiren bu araştırmanın son derece kapsamlı ve vahim sonuçlarını kamuoyundan gizlediğini düşünüyorum.

Gıdalar ve sularla ilgili çalışmada Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası bölgelerinde yetiştirilen gıdaların ve su kaynaklarının çevresel kirleticilerle ne ölçüde kirlendiğinin saptanması ve bu kirleticilerin insan sağlığına etkilerinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştı. Bu çerçevede gıdalarda ve sularda ağır metaller, polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) ve pestisitler gibi bazı çevresel kirlilik parametrelerinin çeşitli ürünlerdeki kalıntı düzeyleri araştırıldı.

Bu yazı dizisinde elde edilen bazı çarpıcı sonuçlara yer vereceğim.

Bülent Şık – Cumhuriyet

03 Ara

Organik tarım dünyayı doyurur mu?

Bugün 7.3 milyar olarak hesaplanan dünya nüfusunun bu yüzyılın ortalarına kadar, yaklaşık üçte birlik bir artışla, 9.7 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu büyümenin nerede gerçekleşeceği ve bizim buna nasıl hazırlanacağımız konusu ise değişen iklim kadar önemli bir konu. Peki organik tarım, türümüzün bu denli büyümesi karşısında nasıl bir rol oynayacak?

Sustainable Agriculture Research dergisinde yayımlanan yeni bir haber, organik ve geleneksel tarım yöntemlerini karşılaştıran, tahıl ürünü esaslı en eski araştırmaların altısının sonuçlarını inceledi. Uzun vadeli araştırmalar üreticilerin organik tarım uygulamaları durumunda; toprağın sağlığı, verimlilik, su kalitesindeki artış ve ekonomik olarak daha çok yarar elde edeceğini ortaya koydu. Organik tarım, topraktaki nitrat kaybını azaltıyor ve karbon bağlanmasını da destekliyor…

dünya

03 Ara

Dünya Sağlık Örgütü Uzmanı: “Ot İlacı Glisofat DNA’mıza zarar veriyor”

İngiltere’de rutin olarak yapılan ekmek testlerinde glifosat, düzenli olarak ekmeklerde bulunan üç tarım ilacından biri çıktı. Resmi verilere göre; geçtiğimiz yıllarda, İngiltere tahıllarının -arpa ve buğday- üçte birine glifosat püskürtülmüş (toplamda 1 milyon hektardan fazla bir alan). Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uzmanlaşmış kanser kuruluşu olan (IARC) Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu’na göre ise olası kanserojenler arasında…

İngiltere’de faaliyet gösteren Toprak Derneği, İngiliz hükümetini, glifosatın hasat dönemi öncesinde yabani otları öldürmek amaçlı kullanımını yasaklamaya çağırıyor:
http://www.gmwatch.org/…/16302-glyphosate-damages-dna-says-…


Dünyada bu etkili maddeli ilk herbisiti (GDO’lu ürünlerin %80’inde kullanılan ot ilacı) çıkaran Monsanto firması olmakla beraber, artık bir çok ülkede, başka bir çok firma da bu herbisidi üretiyor ve kullanımı da her geçen gün artıyor. Organik tarım uzmanı ve danışman Nurhayat Bayturan’a göre, bu artışa yol açan en önemli sebeplerden biri, bağışıklık kazanan yabani otlar gelişmesi. Buğday Derneği Eş Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu’na göre ise yabani otlar bağışıklık kazandıkça ve direnç gösterdikçe daha fazla ilaç kullanmak, dozajını arttırmak gerekiyor. Bu da kalıntı seviyesini arttırmayı gerektiriyor; insan sağlığını, çevreye ve su kaynaklarına etkisini sorgulamadan…


Devamını okumak için: http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=7782

Damaged-DNA-Strands-960x480