Kategori: Konvansiyonel Tarım ve Zararları

12 May

%100 Ekolojik Pazarlar’da Şimdi Ekolojik Çilek Zamanı

%100 Ekolojik Pazarlara Türkiye’nin dört bir yanından çilek gelmeye başladı bile. Mersin, İzmir, Nevşehir (örtü altı) derken yakında Zonguldak, Konya, İskilip, Bursa ile % 100 Ekolojik Pazarlar’da Kasım ayına kadar çilek var.
Aslında hiç olmayan hormondan korksak da çilekte asıl sorun zirai ilaçlar. ABD Tarım Bakanlığı 2014 araştırma verilerine göre ürünlerde zirai ilaç/zehir kalıntı tespitinde konvansiyonel çilek birinci sırada. Bakanlığın 2014 yılı içinde aldığı 176 numune çilekte 32 çeşit zirai ilaç tespit edilmiş. Çilek numunelerinin %83.50 sinde 5 veya fazlası zirai ilaç tespit edilmiş olup tüm ürünler içinde rekor kalıntı 17 zirai ilaçla gene çilekte. Bu listede yer alan birçok zirai ilaç ne yazık ki Türkiye’de de kullanılıyor. Organik çilek tercih etmemiz için bir diğer sebep ise konvansiyonel üretimde kullanılan suni gübreler.

çilek


Çilekte hormon kullanımı ”gıdada yanlış bildiğimiz şeyler” listesinde herhalde ilk sıralarda yer alıyor. Çilekte ürünü döllemek için de irilik için de hormon kullanılmıyor. Çünkü çilek kendini dölleyen bir meyve.


Çileklerin iriliğinin bellibaşlı iki sebebi var: İhracat başta uzun mesafelere dayanıklı olabilmesi için geliştirilmiş çeşitler. Bu çeşitlerin iriliğinin sebebi ırksal özelliktir, hormon alımı değil. Çilekte iriliğin ikinci bir sebebi de hasat yılıyla ilgili. İlk yıl ekilen çilekler ilk sene iri taneler yaparken, ikinci ve üçüncü yıllarında daha küçük ürünler vermekte. Hem bu sebeple hem de çilekte görülen, kökte gelişen hastalıklar sebebiyle çilekler özellikle güney bölgelerimizde her yıl sökülüp yeni fideler dikilmekte ve dolayısıyla tüketici pazarda, markette iri çileklerle karşılaşmakta.


İşte bu yüzden %100 Ekolojik Pazarlar’da zirai ilaç/zehirler başta konvansiyonel üretimden uzak, ekolojik çilekleri gönül rahatlığıyla tezgahtan evinize götürebilir, afiyetle yiyebilirsiniz.

06 May

Her parlak elma parafini mi işaret ediyor?

Her parlak elma parafini mi işaret ediyor? Elma ve diğer bazı meyvelerin kabuk yüzeyinden bıçak ve benzeri aletlerle sıyırarak elde ettiğimiz kısım her zaman parafin midir?

Eğirdir Meyvecilik Araştırma Enstitüsü’nden aldığımız bilgilere göre; meyvelerin en dış katmanında yer alan hücrelerin yüzeyi su ve hava geçirgenliği düşük bir yağsı madde ile kaplı durumdadır. Bu madde hücreler tarafından salgılanarak hücrelerin dış hava ile olan temasını engellemektedir. Bu dış katmana ‘’kutikula’’ adı verilmektedir. Kutikula tabakası kütin ve epikutikular mum olmak üzere ikibileşenden oluşmaktadır. Elmalarda bu kabuk üstü yapının kalınlığı yaklaşık 3 mikron kalınlığındadır. Fakat bu tabakanın yapısı ve kalınlığı çeşide, yetiştiği çevre ve iklim koşullarına göre değişebilmektedir.

Elma_yüksek_04

Elmalarda kabukta bulunan bu doğal mum tabakası özellikle hasattan sonra uzun depolama süresince de artmaya devam eder. Özellikle yağlanma, yaşlanma ile ilişkili bir fizyolojik bozukluktur. Meyvelerin geç hasat edilmiş olması, uzun süre depolamayapılması ve depolama sırasında ortam koşullarının optimum ayarlanmadığı durumlarda daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Doç. Dr. Fatih Şen’in de belirttiği üzere; meyve tarafından sentezlenen epikütikular mum (vaks), yüzeyden olan su kaybını sınırlayıcı bir tabakadır. Meyve tarafından sentezlenen bu mumların kalınlığı, bileşimi ve fiziksel özellikleri, meyvelerin hasat edildikten sonra daha uzun süre dayanmasını sağlar. Bu mum tabakasının bulunduğu kutikula özellikle meyvelerde kalındır. Örneğin elma, armut, erik, kiraz, üzüm, portakal. Tür, çeşit, ekoloji ve bakım işlemleri elma yüzeyindeki mum oluşumunu etkiler.

Görüldüğü üzere elma ve benzeri meyvelerde, nem ve benzeri özelliklerin kaybını azaltmak için kendi bünyelerinde doğal bir mum tabakası bulunmaktadır.

Doç. Dr. Fatih Şen’in basında çıkan bilimsel bir altyapıya dayanmayan haberlerden sonra bir market zincirinin talebi üzerine market tarafından verilen elmalar üzerine hazırladığı raporda; “Elma meyvelerinin kabuk yüzeyinden bıçak ve benzeri aletlerle sıyrılarak elde ettiğimiz kısım, meyve tarafından sentezlenen mumdur.” denilmektedir. Eğirdir Meyvecilik Araştırma Enstitüsü’nden yazılı olarak aldığımız raporda “Fiziksel olarak meyvenin dış kabuğunun kazınması ile çıkan beyazımsı mum tabakası hem mumlama yapılmamış hem de mumlama yapılmış elmalarda görülmektedir. Bu nedenle mumlama yapılmış meyvenin tespiti ancak laboratuvar koşullarında belirlenebilecektir.” denilmektedir.

Pamuk Prensesi öldüren parlak elma’nın içindeki zehir değil mi?

Gıda! Sanki bir kitle imha silahı.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uzmanlaşmış kanser kuruluşu olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (International Agency for Research on Cancer- IARC) GDO’lu ürünlerin %80’inde kullanılan ot ilacı (herbisit) etken maddesi olan (Glyphosate) Glifosat’ın insanlarda muhtemelen kanser yaptığını açıkladı. (1) “Muhtemelen” çünkü deneyler elbette insan değil fareler üstünde yapıldı.

AB, bağcılıkta salkım güvesi başta olmak üzere, çeşitli zararlılara karşı kullanılan chlorpyrifos etken maddesinin sofralık üzümde dolayısı ile kuru üzümde de maksimum kalıntı limitini 0.5 ppm’den 0.01 ppm’e düşürme kararı aldı. (2) Peki neden yıllardır bu zehir için verilen kabul edilebilir doz birden bire 50 kat aşağıya çekildi? Yapılan deneyler sonucu, “Farelerde kolinesteraz enzimini engelleyerek kırmızı kan hücrelerini, sinir sistemini olumsuz biçimde etkilediği” tespit edildiği için…

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, 2011’den 2014 yılı sonuna kadar tam 177 etken maddenin kullanımını yasakladı.(3) Sayının bu derece yüksek olması AB’ye uyum süreci ile ilgili. Tabii bu durumda ‘‘ya AB’ye uyum süreci devrede olmasaydı?’’sorusu geliyor insanın aklına.

Elbette sentetik mumlama ile elde edilen parlaklık aynı zamanda işin cazibesi, tüketiciye yönelik bir algı yönetimi, işin albenisi. Oysa o parlaklığın altında onlarca zehir var. Belki bugün bu zehirlerin, çeşitli bilimsel araştırmalara dayanarak, hükümetlerce kabul gören belirli limitler içinde tutulduğu için sağlığımıza zararlı olmadığı kabul ediliyor ama bunların çeşitli böcekleri, otları vs zehirleyip öldürdüğünü ve gene bilimsel araştırmalara dayanarak her geçen gün yeni bir etki, yasaklanan yeni bir etken madde veya zirai ilaç, indirilen kalıntı limitleri ile karşı karşıya olduğumuzu da unutmamak gerekiyor. Birçok araştırmaya göre elma, zirai ilaçlar açısından en tehlikeli ürünlerden bir tanesi. ABD Tarım Bakanlığı 2014 araştırma verilerine göre, alınan 177 elma numunesinden sadece %4.50 sinde herhangi bir zirai ilaca rastlanmamış. Elmaların %74!’ ünde 3 veya daha fazla zirai ilaca, %29.50 ‘sinde ise 5 veya daha fazla zirai ilaca rastlamış. (4)

Ama sentetik katkı maddeleri, hormonlar ama zirai ilaçlar, sentetik gübreler…Bütün bunlardan kaçınmanın tek yolu sıfır zirai ilaç, hormon zorunluluğu olan, fenni gübrelerin yasak olduğu ekolojik gıda tüketiminden geçiyor.

Editörün notu:

Öte yandan içinde sentetik parafinin de olduğu değişik mumlar, Amerika Bileşik Devletleri, İspanya gibi ülkemizde de özellikle turunçgil meyvelerine uygulanmaktadır. Meyvelerinde mum uygulamasının yapılması için özel ürün işleme hatlarına ihtiyaç vardır. Meyvelere mum uygulanabilmesi için meyvenin önce su ve fırçalarla yıkanıp toz vb. kirlerin uzaklaştırılması gerekmektedir. Yıkama sonrası mumların meyveye yapışması için yıkanan meyvelerin özel fırın düzeneklerinde kurutulması gerekmektedir. Mum uygulaması, meyveler dönerken püskürtme şeklinde uygulanır, bu sırada meyveler fırçalanarak mumun meyvenin tüm yüzeyine uygulanması sağlanır. Mumlama sonrası tekrar meyveler kurutularak, boylanır ve paketlenir.

Doç. Dr. Fatih Şen’in hazırladığı rapor bize %100 garanti vermemekle birlikte bazı ipuçları da sunmaktadır. Örneğin tesislerde sentetik olarak mumlanan meyvelerde elmaların sap çukuru dahil hiçbir kirin bulunmaması gerekmektedir. Mum uygulanan meyvelerin tümünün ve meyvelerin tüm kısımlarının aynı parlaklıkta olması gerekmektedir. Mumlanan meyvelerde, mumlama sonrası boylama işlemi yapıldığından meyve iriliklerinin birbirine yakın olması gerekmektedir. Ancak Eğirdir Meyvecilik Araştırma Enstitüsü’nce de belirtildiği üzere, elma ve benzer meyvelerin üzerindeki mumun doğal mı sentetik mi olduğundan yüzde yüz emin olmanın yolusadece laboratuvar koşullarında yapılacak kimyasal analizlerdir.

Kaynaklar:

(1) http://www.thelancet.com/journals/lanonc/article/PIIS1470-2045%2815%2970134-8/fulltext

(2) http://www.efsa.europa.eu/en/efsajournal/pub/3640

(3) http://www.tarim.gov.tr/Konu/934/Yasaklanan-Bitki-Koruma-Urunleri-Aktif-Madde-Listesi 

(4) https://www.ams.usda.gov/sites/default/files/media/2014%20PDP%20Annual%20Summary.pdf

06 May

Yasaklanan veya limitleri indirilen zirai zehirlere her gün bir tanesi daha ekleniyor.

AB, bağcılıkta salkım güvesi başta olmak üzere, çeşitli zararlılara karşı kullanılan  etken maddesinin sofralık üzümde dolayısı ile kuru üzümde de maksimum kalıntı limitini 0.5 ppm’den 0.01 ppm’e düşürme kararı aldı (1). Peki neden yıllardır bu zehir için verilen kabul edilebilir doz birden bire 50 kat aşağıya çekildi? Yapılan deneyler sonucu, “Farelerde kolinesteraz enzimini engelleyerek kırmızı kan hücrelerini, sinir sistemini olumsuz biçimde etkilediği” tespit edildiği için. “Chlorpyrifos” üzerine yapılan araştırmalar arasında söz konusu maddenin, anne karnındaki bebeğe dahi ulaştığı ve beynini olumsuz etkilediğini tespit edenler var (2). Her geçen gün bilimsel araştırmaların gösterdiği yeni bir etki, yasaklanan yeni bir etken madde veya zirai ilaç, indirilen kalıntı limitleri gösteriyor ki; ekoloji, sağlık, adil ticaret gibi ilkeler dikkate alındığında tek gerçekçi ve sürdürülebilir tarım yöntemi: ekolojik ilkelere dayalı organik tarım.

Türkiye kuru üzüm üretim ve ihracatında dünya lideri. Ülkemiz yıllık ortalama 280 bin ton çekirdeksiz kuru üzüm üretiyor ve bunun 240 bin tonunu ihraç ederek yaklaşık 500 milyon dolar döviz elde ediyor. Bu ihracatın %85 ten fazlası ise AB üyesi ülkelere yapılıyor. Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliğine göre; yapılan analizlerde “chlorpyrifos-ethyl” adlı etken madde 0,01 ppm’in üzerinde. Önlemler alınmaz ise bu durum ülkemizin yıllık 500 milyon dolarlık kuru üzüm ihracatının tamamen durması anlamına geliyor.

exterminator

AB, sofralık ve kuru üzüm ithalatı için aldığı yeni karar ile maksimum kalıntı limitini tam 50 kat düşürdü. Getirilen limit 0.01 ppm, zaten akredite laboratuarlarca birçok etken madde için ölçülebilir en alt limit. Yani AB’ nin bu kararı, kalıntı açısından bakınca, kuru üzüm için, sıfır kalıntı zorunluluğunun olduğu organik üretime işaret ediyor.

Peki nedir bu Maksimum Kalıntı Limiti?

İyi tarım uygulamaları ve ADI değerleri temel alınarak belirlenen en yüksek pestisit kalıntı limiti. (3)

Peki nedir bu ADI değerleri?

Kabul edilebilir günlük alım miktarı (ADI-Acceptable Daily Intake): Toplumdaki çocuk veya doğmamış bebekler gibi hassas grupları da dikkate alarak, değerlendirme sırasındaki mevcut bilgiler ışığında tüketiciye fark edilebilir herhangi bir sağlık riski teşkil etmeyen, bir bireyin vücut ağırlığı esas alınarak tüm yaşamı boyunca gıdalarla günlük olarak alabileceği madde miktarı.(3) Yani doğmamış bebekler dahil herhangi bir sağlık riski teşkil etmeyeceğivarsayılan dozlar, yıllarca kullanıldıktan sonra düşürüldüğü gibi, birçok etken madde de yasaklanıyor.

Çözüm Yasaklamak mı?

Her geçen gün dünyada bazı zirai ilaçlar ya yasaklanıyor ya da kalıntı limitleri düşürülüyor. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, AB uyum sürecine paralel olarak 2011’den 2014 yılı sonuna kadar tam 177 etken maddenin kullanımını yasakladı.  İşte bu noktada sormak gerekiyor; AB, EPA (Amerika Çevre Koruma Ajansı), Dünya Sağlık Örgütü, Bakanlıklar gibi yapıların görevi, yıllarca kullanımdan sonra yapılan araştırmalar ile bu ilaçların kullanımına sınırlama getirmek veya yasaklamak mı, yoksa ilk kullanıcı tarım işçileri başta olmak üzere toplum sağlığını düşünerek, kullanıma sunulmadan önce gerekli araştırmaların, deneylerin yapılmasını sağlamak mı olmalı? AB uyum süreci söz konusu olmasa idi, bu 177 etken maddenin bir kısmını bugün hala kullanıyor olur muyduk ise, sorgulanması gereken başka bir konu.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, her yıl 3 milyon kişi zirai ilaç zehirlenmesine maruz kalıyor. Her yıl en az 20 bin tarım işçisi zirai ilaç uygulamaları nedeniyle ölüyor.(4) Bu zirai ilaçların diğer faktörlerle birleşerek tüketicilerde zaman içinde yarattığı hastalıklar ve ölüm vakalarının ise sayısal bir değer olarak tespit edilmesi mümkün değil. Kullanılan kimyasalların gıdada bıraktığı kalıntılar vücudumuza alınarak birikiyor. Biriken kimyasallar; kanser, üreme bozuklukları, hormon dengelerinde bozukluklar, bağışıklık sistemi sorunları, sinir sistemi rahatsızlıkları (beyin gelişiminde zarar, depresyon, konsantrasyon bozukluğu vs.), alerjiler, astım gibi birçok sağlık sorununa sebep olabiliyor.

 

Peki chlorpyrifos” etken maddesi içeren ilaçlara karşı, ekolojik bütünlüğe karşı sorumlu ve uyumlu, sağlığa zarar vermeyen “zehirsiz”, doğal yöntemler yok mu?

Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Özkan’ın verdiği bilgilere göre; kuru üzümde yaşanan bu soruna sürdürülebilir çözüm, biyolojik mücadele ve biyoteknik mücadele ağırlıklı entegre mücadele uygulamaları. T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yoğunlukla Akdeniz Bölgesi’nde sera alanlarında ve Turunçgil üretiminde biyolojik mücadele ve biyoteknik mücadele ağırlıklı yapmış olduğu teşvikler kısa sürede sonuç vermiştir. Son yıllarda üniversiteler, T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, T.C. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve yerel firmaların çabalarıyla ülkemizde “Biyolojik Mücadele” ve “Biyoteknik Mücadele” konusunda önemli gelişmeler sağlanmıştır.

Bağ Salkım Güvesi adı zararlı böceğin biyolojik mücadelesinde kullanılmak üzere TAGEM’e bağlı kurumlarda, farklı Üniversitelerde ve Ankara Üniversitesi Teknokent firmalarında birçok doğal düşman böcek üretimi yapılmaktadır. Bu ‘doğal’ düşman böceklerin başında, yumurta parazitoitleri Trichogrammma türleri, Bracon hebetor ve Venturia canescens adlı arıcıklar yer almaktadır.

                                                                                                     

İşte, organik tarımda yaygın olarak tercih edilen diğer bazı biyolojik ve biyoteknik yöntem ve insektisitler:

1-Şaşırtma tekniği; İsonet – L ticari adı ile satılan dişi salkım güvesi kelebeği feromonu emdirilmiş teller 1000 metre kare yani 1 dekar alana 60 adet olacak şekilde bağ dallarına bağlanır. Bu sayede erkek kelebekler dişiyi kokusundan bulamaz ve çiftleşemezler. Bu sayede çoğalması engellenir.

2- Bacillus Thuringiensis  bakterisi içeren preparatlar. Piyasada Agree, delfin gibi ticari isimler ile satılmakta olup, içeriğinde doğada zaten olan ama kimyasal ilaçlar yüzünden yoğunluğu azalan bir bakteri. Bu bakteri, Salkım güvesi tırtılını hastalandırıyor.

3- Toprak kökenli doğal bir bakteriden doğal yollarla elde edilen Spinosad etkili maddeli insektisidler. Bunlar da salkım güvesi tırtıllarını direkt öldürüyor.

 

Sorumlu yaklaşım

“IFOAM’un (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu) ekolojik tarım için koyduğu ilkelerden “özen ilkesi”ne göre; “Ekolojik tarım, gerek mevcut gerekse gelecek kuşakların ve çevrelerinin sağlığı ile esenliğini korumak üzere, sorumlu, önlemini baştan alan bir yaklaşımla yönetilmelidir.” Ege Bölgesi’nde üzüm üreticilerinin de bu ekolojik mücadele yöntemleri konusunda desteklenmesi durumunda yaşanan ekolojik ve ekonomik kriz atlatılabilir. Çocuklarımızın, geleceğimizin ve gezegenimiz sağlığı için bir an önce sürdürülebilir, ekolojik ilkelere dayalı organik tarımın teşvik edilmesi, desteklenmesi ve yaygınlaştırılması elzem görünüyor. Çünkü bu dünya, hepimizin…

 

Kaynaklar:

1- http://www.efsa.europa.eu/en/efsajournal/pub/3640

2- http://www.panap.net/sites/default/files/pesticides-factsheet-hhps-chlorpyrifos.pdf

   http://www.medimagazin.com.tr/veteriner-hekim/genel/tr-tarim-ilaci-cok-dusuk-miktarda-dahi-anne-karnindaki-bebegin-beynini-olumsuz-etkiliyor-5-40-43058.html

  http://www.journalagent.com/turkhijyen/pdfs/THDBD_70_1_7_14.pdf

3- TÜRK GIDA KODEKSİ PESTİSİTLERİN MAKSİMUM KALINTI LİMİTLERİ YÖNETMELİĞİ

4-  http://web.worldbank.org/archive/website01004/WEB/0__CO-35.HTM

06 May

TARIM İLAÇLARI ARILARI ÖLDÜRÜYOR

Arılar hızla ölüyor ve Amerikan hükûmeti çok yaygın olarak kullanılan bir böcek ilacı sınıfının arıların ölümünden, en azından kısmî olarak, sorumlu olduğunu sonunda kabul etti. Dünyada milyonlarca arıyı öldüren tarım ilaçlarının kullanımı yaşam temellerimizden biri olan gıda güvenliğini de ciddi boyutta tehlikeye atıyor. Çözümse, doğayla uyumlu, insan ve canlı sağlığını etkilemeyen sürdürülebilir ekolojik yöntemlerde…

10 yıldan fazla bir süredir, Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı (EPA) daha önce kullanımını onayladıkları bir böcek ilacı sınıfı olan neonik (Neonicotinoid)’lerin yeniden değerlendirilmesi konusunda çevreciler ve arıcılar tarafından baskı altındaydı. Bu baskı, bu tip kimyasalların arı ve diğer tozlaştırıcılara zarar verdiğini gösteren bir araştırma sonucuna dayanmaktaydı. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan raporla (1), EPA bu durumu sonunda kabul etti.

İlk olarak Avrupalı kimyasal devleri Sygenta ve Bayer tarafından pazarlanan, daha sonra başka firmalar tarafından da piyasaya sürülen neonikler, Birleşik Devletler ve dünyada en yaygın olarak kullanılan böcek ilaçları. 2009’da ajans, bu kimyasalların uzun ve yavaş bir ‘yeniden değerlendirme’ sürecine başladı. Bu süreçte kimyasallar sınıf olarak değil, tek tek (toplamda 5 adet) değerlendirildi. Bu arada onlarca milyon hektarlık tarıma elverişli arazi alanı her yıl neoniklerle ilaçlanıyor ve buna bağlı olarak bal arısı kovanlarının sıkıntılı durumu devam ediyor.

EPA’nın uzun zamandır beklenen değerlendirmesi, en çok öne çıkan neoniklerden birinin –Bayer’in İmidakloprid’i- arıları nasıl etkilediği üzerinde odaklanıyor ve arıların tarım alanlarında oldukça sık görülen miktarda, yani milyarda 25 partikülden yüksek oranda imidakloprid ile karşılaşmaları durumunda zarar gördüğünü ortaya koyuyor. Maalesef bu etkiler tozlaştırıcıların azalmasının dışında, bal üretimindeki düşüşü de kapsıyor. Ajansın raporunda, İmidakloprid’in narenciye ve pamuk dışında diğer ekili ürünler üzerindeki etkileri ve dört diğer neonik ürünün değerlendirmesi maalesef yer almıyor.

arı 1

Zehir endüstrisi

Neonik içeren böcek öldürücülerin arıların yanı sıra küçük kuşlar ve benzeri canlılar için ölümcül olduğunu belirten çalışmalar da var (2). Yapılan dğer araştırmalar bu ilaçların, özellikle kuş, kelebek ve suda yaşayan omurgasızları da etkilediğini ortaya koyuyor. Sistemik olduğu için besinlerin soyulması veya yıkanmasıyla temizlenemeyen neonik içerikli tarım ilaçları, yaşam temellerimizden biri olan gıda güvenliğini de ciddi boyutta tehlikeye atıyor. Neonik ve benzeri tarım ilaçları, aynı görevi gören doğa dostu böceksavarlarla ve/veya yöntemlerle değiştirilebilirler.

Ne yazık ki tarım sektöründe kullanılan tarım ilaçları, gübreler, hormonlar, insan sağlığı ve ekosistem üzerindeki etkilerine yönelik uzun vadeli araştırmalar yapılmadan kullanıma sunuluyor. EPA gibi yapıların görevi, yıllarca kullanımdan sonra yapılan araştırmalar ile bu ilaçların kullanımına sınırlama getirmek veya yasaklamak değil, kullanıma sunulmadan gerekli araştırmaların yapılmasını sağlamak olmalı. Ekosistemimizi yıkıma uğratan bu ilaçların ülkemizde de yaygın bir şekilde kullanıldığını hatırlatalım. Zehirli kimyasallar içeren ilaçlar kullanmayan, doğayla uyumlu ekolojik/organik üretim yapan üreticilerin desteklenmesi ve çoğalması bu nedenle çok önemli. İlgili kurumlar ve karar vericiler, bu konudaki yaptırımları ülkemizde de hızlıca uygulamalı, denetim ve bilinçlendirme çalışmalarına ağırlık vermeli ve ekolojik, doğayla dost ve sürdürülebilir yöntemleri teşvik etmeli.

Arı yoksa gıda da yok

Yoğun böcek ilacı kullanımı, habitat kaybı, iklim değişikliği, dengesiz şehirleşme, arılarla birlikte pek çok tozlayıcının sayılarının endişe verici şekilde azalmasına sebep oluyor. Buğday Derneği olarak, arılara ve diğer tozlayıcılara, doğa dostu arıcılığa destek olmak için yeni bir projeye başladık. Avrupa Birliği Erasmus+ Programı tarafından desteklenen “Ekolojik Arıcılık Eğitimi” Projesi ile ortaklarımızla birlikte geleneksel ve doğa dostu arıcılık bilgisini yaygınlaştırmak, tecrübelerimizi paylaşmak ve doğa dostu arı ürünleri için farkındalığı ve talebi artırarak arza destek olmak amacındayız.

Çünkü arı yoksa gıda da yok!

arı 2

Kaynaklar:

https://www.motherjones.com/f…/epa-hq-opp-2008-0844-0140.pdf
http://abcbirds.org/…/Congressional_Dining_Hall_Report_July…
*Çeviri desteği için, gönüllü çevirmenimiz İrem Abacı’ya teşekkür ederiz.

03 Ara

Dünya Sağlık Örgütü Uzmanı: “Ot İlacı Glisofat DNA nıza zarar veriyor”

İngiltere’de rutin olarak yapılan ekmek testlerinde glifosat, düzenli olarak ekmeklerde bulunan üç tarım ilacından biri çıktı. Resmi verilere göre; geçtiğimiz yıllarda, İngiltere tahıllarının -arpa ve buğday- üçte birine glifosat püskürtülmüş (toplamda 1 milyon hektardan fazla bir alan). Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uzmanlaşmış kanser kuruluşu olan (IARC) Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu’na göre ise olası kanserojenler arasında…
İngiltere’de faaliyet gösteren Toprak Derneği, İngiliz hükümetini, glifosatın hasat dönemi öncesinde yabani otları öldürmek amaçlı kullanımını yasaklamaya çağırıyor:
http://www.gmwatch.org/…/16302-glyphosate-damages-dna-says-…
Dünyada bu etkili maddeli ilk herbisiti (GDO’lu ürünlerin %80’inde kullanılan ot ilacı) çıkaran Monsanto firması olmakla beraber, artık bir çok ülkede, başka bir çok firma da bu herbisidi üretiyor ve kullanımı da her geçen gün artıyor. Organik tarım uzmanı ve danışman Nurhayat Bayturan’a göre, bu artışa yol açan en önemli sebeplerden biri, bağışıklık kazanan yabani otlar gelişmesi. Buğday Derneği Eş Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu’na göre ise yabani otlar bağışıklık kazandıkça ve direnç gösterdikçe daha fazla ilaç kullanmak, dozajını arttırmak gerekiyor. Bu da kalıntı seviyesini arttırmayı gerektiriyor; insan sağlığını, çevreye ve su kaynaklarına etkisini sorgulamadan…
Devamını okumak için: http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=7782

Damaged-DNA-Strands-960x480

25 Ağu

Avrupa Birliği, Eylül ayının son günlerinde, kozmetiklerin raf ömrünü uzatmak için kullanılan sentetik koruyucularla ilgili önemli düzenlemeler yaptı ve bazı maddelerin kullanımına yasaklama ve sınırlamalar getirdi.

Hergün şampuandan diş macununa kadar çeşit çeşit bakım ve kozmetik ürününü kullanabiliyoruz. Tüketici olarak seçimlerimiz en başta kendi sağlığımızı etkiliyor.

Avrupa Birliği, Eylül ayının son günlerinde, kozmetiklerin raf ömrünü uzatmak için kullanılan sentetik koruyucularla ilgili önemli düzenlemeler yaptı ve bazı maddelerin kullanımına yasaklama ve sınırlamalar getirdi. Söz konusu sentetik maddeler, ekolojik kozmetik ürünlerinde zaten bulunmuyor. Şimdi artık klasik kozmetikler için bile yasak getirilmiş oluyor.

Peki nedir bu maddeler, daha çok hangi kozmetik ürünlerinde kullanılıyor ve sağlığımızı nasıl etkiliyor?
Prof. Dr. Hulusi Barlas yazdı;

Avrupa Birliği’nden  Kozmetiklerle İlgili Önemli Karar:

Sentetik Koruyucular  İçin

Yeni Yasaklama ve Sınırlamalar

 

Prof. Dr. Hulusi Barlas     

hbarlas@epeaturkey.com

Avrupa Birliği, Eylül ayının son günlerinde kozmetiklerin raf ömrünü uzatmak için kullanılan sentetik koruyucularla ilgili önemli düzenlemeler yaptı. Buna göre Metilizotiyazolinon (MIT) ve Metilklorizotiyazolinon (MCIT) karışımlarının  cilt üzerinde kalan ürünlerde kullanılması yasaklandı. Bu kararla bu maddelerin allerjik etkilerine karşı tüketicilerin korunması amaçlanıyor. Aslında özellikle ekolojik kozmetikler yıllardır tartışılan bu maddeleri baştan beri reddediyorlardı. Şimdi artık klasik kozmetikler için bile yasak getirilmiş oluyor. Şampuan ve duş jelinde kullanım ise % 0,0015 oranıyla sınırlanmış durumda. Yasak 16 Temmuz 2015 tarihinden itibaren geçerli olacak (Commisison Regulation EU No  1003 ve 1004/2014).

Avrupa Birliği, hormon etkisi yaptığı tartışılan Butilparaben ve Propilparaben’in kullanımını da tüm kozmetiklerde sınırladı. Bugüne kadar tek tek kullanımda % 0,4, birlikte kullanımlarında ise toplam % 0,8 olan maksimum sınır her iki maddenin toplamı için % 0,14 e indirildi. Bu kural Nisan 2015 tarihinden itibaren geçerli olacak. Üç yaşından küçük çocuklar için olan ürünlerde ise bu iki paraben tamamen yasaklanıyor.

Izopropilparaben, Izobutilparaben, Fenilparaben, Benzilparaben ve Pentilparaben kullanımı ise bu yılın başlarında daha önce yasaklanmıştı (Commisison Regulation EU No 358/2014). Yasak 30 Ekim 2014 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunuyor. Böylece kozmetiklerde paraben kullanımı ile ilgili ilk yasak uygulaması da başlamış oluyor.

Metilparaben ve Etilparaben’in kozmetiklerde kullanımı ile ilgili bugün için herhangi bir sınırlama bulunmuıyor.

Danimarka’da ise Butilparaben, Propilparaben ve bunların izo formlarının üç yaşın altındaki çocuk ürünlerinde kullanımı  2011 yılından beri yasak.  Çocukların hormon benzeri etki yapan maddelerden yetişkinlere göre daha çok etkilenmeleri bu kararın alınmasına neden olmuş.

80 yıldır raf ömrü uzatma amacıyla kullanılan parabenlerle ilgili son 20 yıldaki yoğun tartışmalar izotiyazolinonların bu amaçla daha çok kullanılmasına yol açmış bulunuyor. Özellikle Metilizotiyazolinon’un geniş ölçülerde kullanımı,  paraben kullanımlarında bile görülmemiş olan  ve gittikçe artan alerjik reaksiyonlara neden olmaya başlamış durumda.

Avrupa Birliği’nin Eylül 2014 sonunda aldığı bu kararlar elbette öncelikle klasik kozmetikler için önemli yasaklama ve sınırlamalar içeriyor. Ekolojik kozmetik taraftarları içinse bu maddeler baştan beri tabu. Gerçek bir ekolojik kozmetik üründe, yukarıda adı geçen sentetik koruyucuların hiç bir durumda bulunmaması gerekiyor. Ekolojik kozmetikçilerin tartışmaya açtıkları tüm maddelerin de zaman içinde sınırlandığı ve sonunda da yasaklandığı görülüyor.

Bilinçli tüketici zaten adı artık kötüye çıkmış olan parabenler konusunda son derece dikkatli.

AB’nin son yasaklama kararı ile artık Metilizotiyazolinon ve  kardeşleri de hedefe yerleştirilmiş ve de hak ettikleri sona doğru yola çıkarılmış oluyorlar.

25 Ağu

Monsanto Yine Kansere Sebep Oluyor! – Ot İlacı Glisofat

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uzmanlaşmış kanser kuruluşu olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (International Agency for Research on Cancer- IARC) GDO’lu ürünlerin %80’inde kullanılan ot ilacı (herbisit) etken maddesi olan (Glyphosate) Glifosat’ın insanlarda muhtemelen kanser yaptığını açıkladı.(1)

Raporda da belirtildiği gibi, Glifosat  tüm herbisitler içinde en yaygın olanı. Değişik tarım, orman, şehir ve konut uygulamalarında yaygın olarak kullanılıyor. Kullanımı, genetiği değiştirilmiş Glifosat herbisitine dayanıklı ürünlerin geliştirilmesiyle daha da arttı. Genellikle GDO’lu soya ve mısır üretiminde kullanılan ve Roundup adıyla satılan glifosat, havada, suda ve yiyeceklerin yanı sıra ilaca maruz kalan tarım işçilerinin kan ve idrarlarında da tespit edildi. (2)

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Tayfun Özkaya “insanlarda muhtemelen kanser yapar” sözünün hafife alınmaması gerektiğini altını çiziyor: “Çünkü doğrudan insanlarda deney yapılması mümkün değil. Hayvan deneyleri ile bu sonuca ulaşılıyor.”

Dünya Sağlık Örgütünün bu açıklamasının ardından geçtiğimiz hafta, ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) yetkili mercilerin, gıdada ilgili ilacın kalıntılarını test etmeye başlayabileceğini duyurdu.(3) Ülkede 2011’de, 300 soya fasülyesi üstünde yapılan testlerde, 271’ inde glifosata rastlandığı belirtiliyor (4). Ayrıca yapılan araştırmalara göre glifosat sadece “muhtemelen kanserojen” olmasının dışında, sağlık açısından pekçok kötü etkiye ve soruna yolaçıyor.

Glifosat Kullanımı Artıyor!

Dünyada bu etkili maddeli ilk herbisiti çıkaran Monsanto firması olmakla beraber, artık bir çok ülkede başka bir çok firma da bu herbisidi üretiyor ve kullanımı da her geçen gün artıyor. Organik tarım uzmanı ve danışman Nurhayat Bayturan’a göre, bu  artışa yol açan en önemli sebeplerden biri, bağışıklık kazanan yabani otlar gelişmesi ve bu sebeple daha fazla ot ilacı gereksinimi. ABD Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre sadece 2013’ te 28 milyon hektar araziden fazla arazide  glifosata dirençli yabani ot gelişmiş (5).İkincisi ise glifosata dirençli genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) kültürlerin artması ve ekilmesi. Örneğin Arjantin’de neredeyse soya üretiminin tümünde, 19 milyon hektar arazide, genetiği değiştirilmiş soya kullanılmış.

Buğday Derneği Eş Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu da  2013’te ABD Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA), gıdalarda bulunabilir glisofat miktarını arttırdığına dikkat çekiyor. Kalıntı miktarı havuçta 25, tatlı patateste 15 kat fazlalaştırılıyor. Bu artışların, Monsanto firmasının 2012’de yaptığı talebin ardından gelmesi de dikkat çekici. Bu artış kararına dayanak olarak herhangi bir araştırma ya da test yaptırmayan ya da bağımsız araştırmaları dikkate almayan EPA, sadece Monsanto’nun yani ürünü satan firmanın yaptığı testleri baz alıyor.(6)

Peki 70’ lerden beri kullanılan bu ot ilacının 40 yıl sonra neden gıdada kalıntı seviyesinin arttırılmasına ihtiyaç duyuluyor?

Batur Şehirlioğlu’na göre, yabani otlar bağışıklık kazandıkça ve direnç gösterdikçe daha fazla ilaç kullanmak, dozajını arttırmak gerekiyor. Bu da kalıntı seviyesini arttırmayı gerektiriyor; insan sağlığını, çevreye ve su kaynaklarına etkisini sorgulamadan.

Peki Türkiye’de durum ne?

TÜİK verilerine göre;  tarım ilaçlarında 1979’da 8.396 ton dolayında olan  tüketim, 2008’de 20.000 tonu geçmiş. Ülkemizdeki kimyasal tarım ilaçlarının kullanımı, maalesef sağlığımızı olduğu kadar çevremizi de etkileyebilecek bir biçimde. Bu sorunun en temel nedeni kontrolsüz ve bilinçsiz kullanım. Ayrıca bitki koruma çalışma ve hizmetlerinin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı iki farklı Genel Müdürlük tarafından Daire Başkanlığı düzeyinde yönetilmesi ve  son yıllarda yürürlüğe giren mevzuatlar da bu konuda yetersiz.

Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu’nun söz konusu açıklamasının ardından Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da bir açıklama yayınlayarak kamuoyunun eksik ve yanlış bilgilendirildiğini duyurdu (7). Açıklamada;  genellikle erken ilkbahar döneminde yabancı ot kontrolünü sağlamak amacıyla toprağa uygulanan Glyphosate’ın  toprakta 10-15 gün içerisinde toprak mikroorganizmaları tarafından parçalandığı belirtilerek,  bitkisel ürünlerde hasat öncesi alınan numunelerde gerekli analizler ve denetimlerin Bakanlıkça yapıldığı vurgulandı.

Açıklamada ayrıca, Bitki Koruma Ürünlerinin tavsiyesine uygun olarak önerilen dozda ve zamanında kullanılması gerektiği , bu önlemler alınmadığı takdirde ise insan, bitki ve çevre sağlığı açısından risk oluşturduğu belirtiliyor. Oysa ki ülkemizde bu tür ilaçların herkesin ulaşabileceği bir şekilde ve yaygın kullanımı gözönüne alındığında durum endişe verici.

Hepimizin ne yediğini bilmeye hakkı vardır!

Glifosat’ın toprakta parçalanması için gereken süre, Tarım Bakanlığı’nın açıkladığı gibi 10-15 gün ile sınırlı değil maalesef.  Toprakta glifosatın yarı ömrü 2 ila 197 gün arasında değişiyor. (8) Kullanıldığı toprağın yapısı ve iklim koşulları da toprakta kalma süresini etkileyen faktörlerin başında geliyor. Araştırmalar, glifosatın su kaynaklarına da karışarak su piresi gibi canlılara birebir etkisi olduğunu gösteriyor (9). Glifosat’ın sudaki yarı ömrü ise ortalama 91 güne kadar sürüyor.Bu noktada, Amerikan Çevre Ajansı (EPA) ve AB’ nin etki tahminleri de yetersiz ve yenilenmeli.

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Nafiz Delen de önemli bir noktaya işaret ediyor:

“Glifosat sistemik bir herbisittir. Otların üzerine püskürtüldüğünde, köklere doğru taşınır ve bitkiyi öldürür. Doğal olarak derinde kalmış ot tohumlarına etkili olamaz. Ancak bir çok pestisit gibi, glifosatın da yeraltı sularına sızma ya da buharlaşarak havaya karışma riski bulunmaktadır. Yeraltı sularına sızma riski olan pestisitlerin su kaynaklarından uzakta kullanımları gerekmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu yönlü kısıtlamalar vardır. Ancak, bizde yok. Buharlaşabilen pestisitlerin en büyük tehlikesi, onları uygulayanlaradır. Bu nedenle, uygulayıcıların koruyucu giysiler ve maske ile ilaçlama yapması gereklidir. Ancak, böyle bir kurala ülkemizde fazlaca uyulmamaktadır. Ayrıca tüm tarım ilaçları bilinçsiz ve kontrolsüz kullanıldıklarında, zararlı organizmalarda dayanıklılık sorununa yol açar. Bu konu ülkemizde çok yaygındır ve çevremizi, sağlığımızı etkileyebilmektedir. Çünkü, zararlı organizmalar dayanıklılık kazandıkça, kullanıcı doz yükseltmelerine gider. Bu da kalıntı riskini artırır.”

Ziraat Yüksek Mühendisi Yahya Emin Demirci’ye göre de; glifosat büyük oranda bitki bünyesine alınmakta veya genellikle de  bir miktar yüzeyde kalıntısı söz konusu olabilmektedir. Bitki üzerinde kalan partiküllerin bu aşamadan sonra topraktaki yolculuğu toprağın fiziksel yapısından tutun, mikroorganizma yapısına veya iklim şartlarına kadar birçok etkene bağlı olarak değişebiliyor. Bu değişkenlere bağlı olarak da yeraltı suyuna karışması, toprak partiküllerine tutunup farklı taşıyıcılarla ilaçlama yapılmayan bölgelere taşınması veya topraktaki organik maddelere tutunup mikroorganizmalar tarafından alınması söz konusu olabilir.

ABD’de soya gibi kontrollü ekimi yapılan alanlar da bile son üründe çıkan glifosat kalıntısı Türkiye’de ekilen mısırda niye çıkmasın? Tarım Bakanlığı “10-15 gün içinde toprakta parçalanır” derken aslında kamuoyunu yanıltıyor. Gıdaya bulaştığı, kalıntı bıraktığı testlerde ortaya çıkmış, insanda da “muhtemelen” kanserojen etkileri olan bu ilaçla ilgili daha çok araştırma, analiz ve denetim yapılması ve bunların kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılması gerekir. Hepimizin ne yediğini bilmeye hakkı vardır!

Bir diğer kritik konu ise; ülkemiz ithal yoluyla bir çok tarım ürününü yurt dışından temin ediyor. AB Hızlı Alarm Sistemi verilerine göre; 2011 yılının 8. – 17. haftalarında AB ülkelerine gönderilen 16 parti mercimekte glifosat kalıntısı saptandı. Türkiye ithal ettiği mercimeğin çoğunu Genetiği değiştirilmiş (GDO) mercimek üretimi yapan Kanada’dan alıyor. Bu durumda ithal edilen ve GDO’lu olma olasılığı bulunan ürünlerin ülkemize de girme riski devam ediyor. Bu konuda analizlerin yetersiz olduğu bizzat Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından kabul edildi. Bakanlığın 1 Ağustos 2014 tarihli resmi yazısında Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) içeren bazı mısır ve soya çeşitlerinin de Türkiye’de kimlik ve miktar tespitinin yapılamadığı belirtiliyor.

Greenpeace’in yaptığı araştırma ve bu araştırma sonuçlarıyla hazırlanan rapora göre ise; Türkiye’de zaten, GDO’lu ürünlerin incelenmesi konusunda laboratuvarlar yetersiz.(10) Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı, Türkiye Akreditasyon Kurumu TÜRKAK’tan akredite laboratuvarların hiçbiri, Türkiye’de izinli olmayan GDO’ların tespitini yapamıyor.Ayrıca  Biyogüvenlik Kurulu, hayvan yemi olarak kullanılmak üzere 10’un üstünde GDO’lu soya ve mısır çeşidinin ithalatına izin veriyor.Bunların yem olarak Türkiye’ye girdikten sonra ne amaçlı kullanıldığına yönelik de bir izlenebilirlik yok.

Ne yazık ki tarım sektöründe kullanılan tarım ilaçları, gübreler, hormonlar, insan sağlığı ve ekosistem üzerindeki etkilerine yönelik uzun vadeli araştırmalar yapılmadan kullanıma sunuluyor. Böylece bir anlamda  tarım işçisi, tüketici denek olarak kullanılıyor. Devletler ve Dünya Sağlık Örgütü gibi yapıların da görevi, yıllarca kullanımdan sonra yapılan araştırmalar ile bu ilaçların kullanımına sınırlama getirmek veya yasaklamak değil, kullanıma sunulmadan gerekli araştırmaların yapılmasını sağlamak olmalı. Bu konuda yapılan açıklamada belirttikleri gibi, Bakanlığımızın görevinin de AB’ yi takip etmek değil, tarım işçisini ve tüketicisini korumak için gerekli araştırmaları yapmak, tedbirleri almak, mevzuatları çıkarmak olduğunu düşünüyoruz.

Yine Monsanto’nun ürettiği zehirli böcek ilacı DDT de, Rachel Carson’un  “Sessiz Bahar” kitabında ölümcül etkileri  ve kanser riski ortaya çıkarılana kadar dünyada çok yaygın bir biçimde kullanılıyordu. Bu zehirli kimyasal kitabın yayınlanmasından ancak 10 yıl sonra yasaklanabildi (11).Aynı şekilde Glifosatın da, bir 10 yıl daha hayatımızda olmasına izin vermeyelim!

Kaynaklar:

 

1-    http://www.thelancet.com/journals/lanonc/article/PIIS1470-2045%2815%2970134-8/fulltext

2-    http://bugday.org/portal/galeri/dosyalar/Glyphosate_Canserojen_Lancet_Oncology_Ceviri.pdf

3-    http://www.trust.org/item/20150417221811-ag59j/

4-    http://sputniknews.com/us/20150418/1021050402.html

5-    http://sustainablepulse.com/2014/08/21/glyphosate-sales-boom-powers-global-biotech-industry/#.VTYXj2babAb

6-    http://www.commdiginews.com/health-science/are-epa-approved-levels-of-glyphosate-residue-in-our-foods-too-high-13855/

7-    http://www.tarim.gov.tr/Sayfalar/Detay.aspx?OgeId=61&Liste=BasinAciklamalari

8-    https://en.wikipedia.org/wiki/Glyphosate#cite_note-NPIC_Data_Sheet-26

9-    http://link.springer.com/article/10.1007/s10646-012-1021-1/fulltext.html

10- http://www.greenpeace.org/turkey/Global/turkey/report/2014/06/GDO%20rapor.pdf

11- https://avaazmedia.s3.amazonaws.com/Roundupsources.pdf

 

17 Ağu

Glifosat Kansere Yol Açıyor

bugday_logo

 

Glifosat Kansere Yol Açıyor!

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uzmanlaşmış kanser kuruluşu olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (International Agency for Research on Cancer- IARC) GDO’lu ürünlerin %80’inde kullanılan ot ilacı (herbisit) etken maddesi olan (Glyphosate) Glifosat’ın insanlarda muhtemelen kanser yaptığını açıkladı.(1)

 

Raporda da belirtildiği gibi, Glifosat  tüm herbisitler içinde en yaygın olanı. Değişik tarım, orman, şehir ve konut uygulamalarında yaygın olarak kullanılıyor. Kullanımı, genetiği değiştirilmiş Glifosat herbisitine dayanıklı ürünlerin geliştirilmesiyle daha da arttı. Genellikle GDO’lu soya ve mısır üretiminde kullanılan ve Roundup adıyla satılan glifosat, havada, suda ve yiyeceklerin yanı sıra ilaca maruz kalan tarım işçilerinin kan ve idrarlarında da tespit edildi. (2)

 

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.Tayfun Özkaya “insanlarda muhtemelen kanser yapar” sözünün hafife alınmaması gerektiğini altını çiziyor: “Çünkü doğrudan insanlarda deney yapılması mümkün değil. Hayvan deneyleri ile bu sonuca ulaşılıyor.”

 

Dünya Sağlık Örgütünün bu açıklamasının ardından geçtiğimiz hafta, ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) yetkili mercilerin, gıdada ilgili ilacın kalıntılarını test etmeye başlayabileceğini duyurdu.(3) Ülkede 2011’de, 300 soya fasülyesi üstünde yapılan testlerde, 271’ inde glifosata rastlandığı belirtiliyor (4). Ayrıca yapılan araştırmalara göre glifosat sadece “muhtemelen kanserojen” olmasının dışında, sağlık açısından pekçok kötü etkiye ve soruna yolaçıyor.

 

 

Glifosat Kullanımı Artıyor!

 

Dünyada bu etkili maddeli ilk herbisiti çıkaran Monsanto firması olmakla beraber, artık bir çok ülkede başka bir çok firma da bu herbisidi üretiyor ve kullanımı da her geçen gün artıyor. Organik tarım uzmanı ve danışman Nurhayat Bayturan’a göre, bu  artışa yol açan en önemli sebeplerden biri, bağışıklık kazanan yabani otlar gelişmesi ve bu sebeple daha fazla ot ilacı gereksinimi. ABD Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre sadece 2013’ te 28 milyon hektar araziden fazla arazide  glifosata dirençli yabani ot gelişmiş (5).İkincisi ise glifosata dirençli genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) kültürlerin artması ve ekilmesi. Örneğin Arjantin’de neredeyse soya üretiminin tümünde, 19 milyon hektar arazide, genetiği değiştirilmiş soya kullanılmış.

 

Buğday Derneği Eş Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu da  2013’te ABD Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA), gıdalarda bulunabilir glisofat miktarını arttırdığına dikkat çekiyor. Kalıntı miktarı havuçta 25, tatlı patateste 15 kat fazlalaştırılıyor. Bu artışların, Monsanto firmasının 2012’de yaptığı talebin ardından gelmesi de dikkat çekici. Bu artış kararına dayanak olarak herhangi bir araştırma ya da test yaptırmayan ya da bağımsız araştırmaları dikkate almayan EPA, sadece Monsanto’nun yani ürünü satan firmanın yaptığı testleri baz alıyor.(6)

 

Peki 70’ lerden beri kullanılan bu ot ilacının 40 yıl sonra neden gıdada kalıntı seviyesinin arttırılmasına ihtiyaç duyuluyor?

 

Batur Şehirlioğlu’na göre, yabani otlar bağışıklık kazandıkça ve direnç gösterdikçe daha fazla ilaç kullanmak, dozajını arttırmak gerekiyor. Bu da kalıntı seviyesini arttırmayı gerektiriyor; insan sağlığını, çevreye ve su kaynaklarına etkisini sorgulamadan.

 

 

Peki Türkiye’de durum ne?

 

TÜİK verilerine göre;  tarım ilaçlarında 1979’da 8.396 ton dolayında olan  tüketim, 2008’de 20.000 tonu geçmiş. Ülkemizdeki kimyasal tarım ilaçlarının kullanımı, maalesef sağlığımızı olduğu kadar çevremizi de etkileyebilecek bir biçimde. Bu sorunun en temel nedeni kontrolsüz ve bilinçsiz kullanım. Ayrıca bitki koruma çalışma ve hizmetlerinin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı iki farklı Genel Müdürlük tarafından Daire Başkanlığı düzeyinde yönetilmesi ve  son yıllarda yürürlüğe giren mevzuatlar da bu konuda yetersiz.

 

Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu’nun söz konusu açıklamasının ardından Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da bir açıklama yayınlayarak kamuoyunun eksik ve yanlış bilgilendirildiğini duyurdu (7). Açıklamada;  genellikle erken ilkbahar döneminde yabancı ot kontrolünü sağlamak amacıyla toprağa uygulanan Glyphosate’ın  toprakta 10-15 gün içerisinde toprak mikroorganizmaları tarafından parçalandığı belirtilerek,  bitkisel ürünlerde hasat öncesi alınan numunelerde gerekli analizler ve denetimlerin Bakanlıkça yapıldığı vurgulandı.

 

Açıklamada ayrıca, Bitki Koruma Ürünlerinin tavsiyesine uygun olarak önerilen dozda ve zamanında kullanılması gerektiği , bu önlemler alınmadığı takdirde ise insan, bitki ve çevre sağlığı açısından risk oluşturduğu belirtiliyor. Oysa ki ülkemizde bu tür ilaçların herkesin ulaşabileceği bir şekilde ve yaygın kullanımı gözönüne alındığında durum endişe verici.

 

Hepimizin ne yediğini bilmeye hakkı vardır!

 

 

Glifosat’ın toprakta parçalanması için gereken süre, Tarım Bakanlığı’nın açıkladığı gibi 10-15 gün ile sınırlı değil maalesef.  Toprakta glifosatın yarı ömrü 2 ila 197 gün arasında değişiyor. (8) Kullanıldığı toprağın yapısı ve iklim koşulları da toprakta kalma süresini etkileyen faktörlerin başında geliyor. Araştırmalar, glifosatın su kaynaklarına da karışarak su piresi gibi canlılara birebir etkisi olduğunu gösteriyor (9). Glifosat’ın sudaki yarı ömrü ise ortalama 91 güne kadar sürüyor.Bu noktada, Amerikan Çevre Ajansı (EPA) ve AB’ nin etki tahminleri de yetersiz ve yenilenmeli.

 

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Nafiz Delen de önemli bir noktaya işaret ediyor:

 

“Glifosat sistemik bir herbisittir. Otların üzerine püskürtüldüğünde, köklere doğru taşınır ve bitkiyi öldürür. Doğal olarak derinde kalmış ot tohumlarına etkili olamaz. Ancak bir çok pestisit gibi, glifosatın da yeraltı sularına sızma ya da buharlaşarak havaya karışma riski bulunmaktadır. Yeraltı sularına sızma riski olan pestisitlerin su kaynaklarından uzakta kullanımları gerekmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu yönlü kısıtlamalar vardır. Ancak, bizde yok. Buharlaşabilen pestisitlerin en büyük tehlikesi, onları uygulayanlaradır. Bu nedenle, uygulayıcıların koruyucu giysiler ve maske ile ilaçlama yapması gereklidir. Ancak, böyle bir kurala ülkemizde fazlaca uyulmamaktadır. Ayrıca tüm tarım ilaçları bilinçsiz ve kontrolsüz kullanıldıklarında, zararlı organizmalarda dayanıklılık sorununa yol açar. Bu konu ülkemizde çok yaygındır ve çevremizi, sağlığımızı etkileyebilmektedir. Çünkü, zararlı organizmalar dayanıklılık kazandıkça, kullanıcı doz yükseltmelerine gider. Bu da kalıntı riskini artırır.”

 

 

Yüksek Ziraat Mühendisi Yahya Emin Demirci’ye göre de; glifosat büyük oranda bitki bünyesine alınmakta veya genellikle de  bir miktar yüzeyde kalıntısı söz konusu olabilmektedir. Bitki üzerinde kalan partiküllerin bu aşamadan sonra topraktaki yolculuğu toprağın fiziksel yapısından tutun, mikroorganizma yapısına veya iklim şartlarına kadar birçok etkene bağlı olarak değişebiliyor. Bu değişkenlere bağlı olarak da yeraltı suyuna karışması, toprak partiküllerine tutunup farklı taşıyıcılarla ilaçlama yapılmayan bölgelere taşınması veya topraktaki organik maddelere tutunup mikroorganizmalar tarafından alınması söz konusu olabilir.

 

ABD’de soya gibi kontrollü ekimi yapılan alanlar da bile son üründe çıkan glifosat kalıntısı Türkiye’de ekilen mısırda niye çıkmasın? Tarım Bakanlığı “10-15 gün içinde toprakta parçalanır” derken aslında kamuoyunu yanıltıyor. Gıdaya bulaştığı, kalıntı bıraktığı testlerde ortaya çıkmış, insanda da “muhtemelen” kanserojen etkileri olan bu ilaçla ilgili daha çok araştırma, analiz ve denetim yapılması ve bunların kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılması gerekir. Hepimizin ne yediğini bilmeye hakkı vardır!

 

 

Bir diğer kritik konu ise; ülkemiz ithal yoluyla bir çok tarım ürününü yurt dışından temin ediyor. AB Hızlı Alarm Sistemi verilerine göre; 2011 yılının 8. – 17. haftalarında AB ülkelerine Türkiye’den gönderilen 16 parti mercimekte glifosat kalıntısı saptandı. Türkiye ithal ettiği mercimeğin çoğunu genelde Genetiği değiştirilmiş (GDO) mercimek üretimi yapan Kanada’dan  ve Amerika’dan alıyor. Bu durumda ithal edilen ve GDO’lu olma olasılığı bulunan ürünlerin ülkemize de girme riski devam ediyor. Bu konuda analizlerin yetersiz olduğu bizzat Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından kabul edildi. Bakanlığın 1 Ağustos 2014 tarihli resmi yazısında Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) içeren bazı mısır ve soya çeşitlerinin de Türkiye’de kimlik ve miktar tespitinin yapılamadığı belirtiliyor.

 

Greenpeace’in 2014’te yaptığı araştırma ve bu araştırma sonuçlarıyla hazırlanan rapora göre ise; Türkiye’de zaten, GDO’lu ürünlerin incelenmesi konusunda laboratuvarlar yetersiz.(10) Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı, Türkiye Akreditasyon Kurumu TÜRKAK’tan akredite laboratuvarların hiçbiri, Türkiye’de izinli olmayan GDO’ların tespitini yapamıyor.Ayrıca  Biyogüvenlik Kurulu, hayvan yemi olarak kullanılmak üzere 10’un üstünde GDO’lu soya ve mısır çeşidinin ithalatına izin veriyor.Bunların yem olarak Türkiye’ye girdikten sonra ne amaçlı kullanıldığına yönelik de bir izlenebilirlik yok.

 

Ne yazık ki tarım sektöründe kullanılan tarım ilaçları, gübreler, hormonlar, insan sağlığı ve ekosistem üzerindeki etkilerine yönelik uzun vadeli araştırmalar yapılmadan kullanıma sunuluyor. Böylece bir anlamda  tarım işçisi, tüketici denek olarak kullanılıyor. Devletler ve Dünya Sağlık Örgütü gibi yapıların da görevi, yıllarca kullanımdan sonra yapılan araştırmalar ile bu ilaçların kullanımına sınırlama getirmek veya yasaklamak değil, kullanıma sunulmadan gerekli araştırmaların yapılmasını sağlamak olmalı. Bu konuda yapılan açıklamada belirttikleri gibi, Bakanlığımızın görevinin de AB’ yi takip etmek değil, tarım işçisini ve tüketicisini korumak için gerekli araştırmaları yapmak, tedbirleri almak, mevzuatları çıkarmak olduğunu düşünüyoruz.

 

Yine Monsanto’nun ürettiği zehirli böcek ilacı DDT de, Rachel Carson’un  “Sessiz Bahar” kitabında ölümcül etkileri  ve kanser riski ortaya çıkarılana kadar dünyada çok yaygın bir biçimde kullanılıyordu. Bu zehirli kimyasal, kitabın yayınlanmasından ancak 10 yıl sonra yasaklanabildi (11).Aynı şekilde Glifosatın da, bir 10 yıl daha hayatımızda olmasına izin vermeyelim!

 

 

 

 

 

 

Kaynaklar:

 

1-    http://www.thelancet.com/journals/lanonc/article/PIIS1470-2045%2815%2970134-8/fulltext

2-    http://bugday.org/portal/galeri/dosyalar/Glyphosate_Canserojen_Lancet_Oncology_Ceviri.pdf

3-    http://www.trust.org/item/20150417221811-ag59j/

4-    http://sputniknews.com/us/20150418/1021050402.html

5-    http://sustainablepulse.com/2014/08/21/glyphosate-sales-boom-powers-global-biotech-industry/#.VTYXj2babAb

6-    http://www.commdiginews.com/health-science/are-epa-approved-levels-of-glyphosate-residue-in-our-foods-too-high-13855/

7-    http://www.tarim.gov.tr/Sayfalar/Detay.aspx?OgeId=61&Liste=BasinAciklamalari

8-    https://en.wikipedia.org/wiki/Glyphosate#cite_note-NPIC_Data_Sheet-26

9-    http://link.springer.com/article/10.1007/s10646-012-1021-1/fulltext.html

10-http://www.greenpeace.org/turkey/Global/turkey/report/2014/06/GDO%20rapor.pdf

11-https://avaazmedia.s3.amazonaws.com/Roundupsources.pdf

 

 

 

 

 

 

23 Haz

Buğday Derneği, gıda güvenliği için %100 Ekolojik Pazarları öneriyor!

Greenpeace’in Avrupa’da yaptığı araştırmada Türkiye’den giden sebze-meyvede yüksek miktarda kimyasal madde çıkması, organik ürünle beslenmenin önemini bir kez daha ortaya koydu. Buğday Derneği, bir kez daha herkesi organik beslenmeye, GDO’suz ve kimyasalsız bölgeler olan %100 Ekolojik Pazarlardan alışverişe çağırıyor.

Greenpeace’in Avrupa’da yaptığı araştırma, bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha çarpıcı bir şekilde ortaya koydu ve soframızdaki tehlikeyi bir kez daha hatırlattı.
Greenpeace’in 2009-2010 yılların arasında Avrupa’da farklı ülke ve şehirlerde, farklı şatış noktalarından alıp analiz ettiği ürünler arasında en yüksek miktarda kimyasal maddenin Türkiye’den giden ürünlerde belirlendiği belirtiliyor. Araştırmaya konu alan 76 ürün arasında ilk üç sırada Türkiye’den giden biber, armut ve üzüm var.

Bu araştırma, üretiminde kimyasallar kullanılmayan, organik/ekolojik sertifikalı ürünlerin gıda güvenliği ve sağlığımız için önemini bir kez daha hatırlatıyor. Ekolojik tarım ve ürünlerin yaygınlaşması için uzun yıllardır çalışan Buğday Derneği’nin hayata geçirdiği %100 Ekolojik Pazarlar, organik/ekolojik sertifikalı ürünlerin kentli tüketiciye ulaşmasına çok önemli bir araç oluyor.

Gıda sistemimizi tamamen çevre ve halk sağlığına zararsız hale getirmemiz gerektiğine dikkat çeken Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir, “Bu zararsız hale getirme stratejimizi de tohumdan tüketiciye ulaşana kadar, üretim ve tedarik zincirinin her aşamasında ele almamız gerekiyor. Topraklarımızı ve doğal kaynaklarımızı koruyan üretim biçimlerinin geleneksel bilgisine sahip küçük üreticimizin haklarının korunmasına ve üretime devam edebilmesi için gerekli şartların oluşturulmasına ihtiyaç var. Doğa dostu ve organik üretim yapan küçük çiftçilerin ürünlerini pazara getirmelerinin önündeki engellerin ortadan kaldırılması gerekiyor” diyor ve ilk elden yapılması gerekenleri aktarıyor:

  • Atalık tohumlarımızın sürekliliğini desteklemenin önündeki hukuksal engellerin ortadan kaldırılması,
  • Geleneksel yöntemlerle yapılan üretimlerin teşvik edilmesi,
  • Üretici ile tüketici arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik çalışmaların desteklenmesi,
  • Tarımda kullanılan kimyasalların kullanımının kontrol altına alınması ve bu denetimlere tüketici ve bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarının katılımlarının sağlanması.

Buğday Derneği %100 Ekolojik Pazarlar Koordinatörü Batur Şehirlioğlu da bu gibi araştırmaların insan ve ekosisteme zararlı kimyasalların kullanılmadığı yönetmeliği, standardı, kriterleri olan sertifikalı organik tarımın önemine işaret ettiğini söylüyor. Şehirlioğlu, “Organik tarım üretimden kullanıma, tohumdan enerji ve hammadde kaynağına yerelliği benimser. Biyolojik çeşitliliği, çiftçi haklarını, su ve enerji tüketiminde sürdürülebilirliği amaçlar. Çiftçiye gerekli eğitim ve desteğin sağlandığı organik tarımın ülkemizde ve dünyada gelişiminin önünü açmak sağlık, ekoloji ve ekonomik olarak insanlığa uzun vadeli bir dönüş sağlar. Üretici ile tüketicinin birinci elden iletişim ve alışverişinin sağlandığı %100 Ekolojik Pazarların yaygınlaşması bu nedenlerle son derece önemli” diyor.

Türkiye’nin ilk ekolojik pazarı olan Şişli %100 Ekolojik Pazarı, 2006’da Şişli Belediyesi’nin ortaklığıyla kuran Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, sayısı 4’e ulaşan %100 Ekolojik Pazarların, yerel yönetimlerle işbirliği yapılarak çoğalması için çalışıyor.
Buğday Derneği, GDO ve pestisidlerden uzak durmak isteyen herkesi bir kez daha %100 Ekolojik Pazarlara davet ediyor.

 

 

13 Ara

Organik Geleceğimizdir!

Tükettiğiniz hayvansal ürünler için de, GDO’dan sakınmanın tek yolu organik hayvansal ürün tüketmek!

Organik Geleceğimizdir!

Biyogüvenlik Kurulunun hayvan yemi olarak kullanılmak üzere nasıl izleyeceğinin prosedürünü oluşturmadan 10 un üstünde GDO lu soya ve mısır çeşidinin ithalatına izin vermesinin, Bakanlığın GDO’da “bulaşma” ya bir sınır tanıyarak kolaylaştırıcılık yapmasının ardından Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) içeren bazı mısır ve soya çeşitlerinin Türkiye’de kimlik ve miktar tespitinin yapılamadığı ortaya çıktı. İtiraf bizzat Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan geldi. 

 

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın 1 Ağustos 2014 tarihli resmi yazısında bazı GDO’lu ürünlerde tespit yapılamadığı kabul edildi. GDO’ya Hayır Platformu bileşenlerinden gelen sorulara yanıt olarak yazılan ve Bakan adına Gıda ve Kontrol Genel Müdürü İrfan Erol’un imzasını taşıyan yazıda şöyle denildi:

“… Türkiye’de ithalatı yasak olan ancak yurtdışında çeşitli ülkelerde yapılan ve ticarete konu olan genetiği değiştirilmiş soya ve mısır çeşitlerinin bulunduğu ve ekte bulunan tablodaki gen çeşitlerinden; Bakanlığımız Laboratuar Müdürlüklerinde kimlik ve miktar tespiti yapılamayan gen bölgeleri soya için A5547-127, DP356043, MON87701, MON87701 X MON89788 ve MON87708 X MON89788, mısır içinse MIR162, MON8740’dır.”

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın “GDO’lar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik”te yaptığı değişiklik sonucu, analiz edilen ürünlerde binde 9’a kadar GDO’ya “bulaşıklık” değerlendirmesiyle göz yumulması kararı, yeni soru işaretlerini de beraberinde getirmiş ve aynı zamanda GDO’ya Hayır Platformu bileşeni olan Derneğimiz adına yeni yönetmelikle  ilgili bir basın açıklaması yapmıştık. (Açıklamayı buradan okuyabilirsiniz.)

 

Gıdada GDO yasağı getirmeyen, kimlik ve miktar tespiti yapamadığını bizzat kabul eden Bakanlık, GDO bulaşanı uygulaması ile sofralarımıza GDO’lu ürünler getirmenin yolunu mu açıyor?

GDO ithali yerine, GDO’ya yasak getiren ekolojik tarım teşvik edilsin

 

Mısır üretiminin giderek arttığı ülkemizde hayvan yemi, üstelik GDO’lu yem ithalatına gerek olmayabilir. Türkiye, doğru bir ekim/üretim planlamasıyla hayvan yeminde kendine yetebilir duruma gelebilir ve bu duruma gelinceye kadar da GDO’lu hayvan yemi yerine GDO’suz hayvan yemi ithal edebilir.

Bakanlığın GDO’yu tamamen yasaklaması ve bunun arkasında durabilmek adına bu analizleri yapabilecek gerekli donanımlara sahip laboratuvarlar için gerekli bütçenin ayrılması gerektiğini düşünüyoruz. Son olarak Greenpeace’in yaptığı araştırma ve bu araştırma sonuçlarıyla hazırlanan son rapora göre, Türkiye’de GDO’lu ürünlerin incelenmesi konusunda laboratuvarlar yetersiz.

Rapora göre, Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı, Türkiye Akreditasyon Kurumu TÜRKAK’tan akredite laboratuvarların hiçbiri, Türkiye’de izinli olmayan GDO’ların tespitini yapamıyor.

Ekolojik tarım, insana ve çevreye dost üretim sistemlerini içeren bir tarım şekli olduğu için sentetik, kimyasal ilaçlar ve kimyasal gübrelerin kullanımına karşı. Üretimde, ürünün kalitesini yükseltmeyi amaçlıyor. Bu nedenle ekolojik tarımla üretilen ürünlerde GDO kesinlikle yasak.Organik tarım yapan bir üretici, organik olarak sertifikalandırılmış soya ve mısır kullanmak zorunda olduğu için organik gıdalar böyle bir risk taşımıyor.

Tükettiğiniz hayvansal ürünler için de, GDO’dan sakınmanın tek yolu yine organik hayvansal ürün tüketmek.

 

2006 yılında Şişli %100 Ekolojik Pazar açıldığında hayvansal üretim bir UHT süt markası, bir yumurta markası ve arı ürünleri ile sınırlı iken; bugün gelinen noktada ilçe marketlerinde bile organik yoğurt ve yumurta halk tarafından erişilebilir olmuştur.

2013 yılında Şişli Feriköy %100 Ekolojik Pazar’da satışa sunulan yumurta markası sayısı 10-11, kırmızı et grubu (sucuk, kıyma vs.) marka sayısı 5, süt ve süt ürünlerinde marka sayısı 7, tavukta marka sayısı 5, bal ve arı ürünlerinde ise 18 – 22’dir.

2014 yılı itibariyle % 100 Ekolojik Pazarlarımızda bulunan organik  hayvansal ürünler şunlar;

– Yumurta

– Tavuk bütün ve parçaları ile

– Kaymak

– Yoğurt: inek ve keçi sütünden yoğurt

– Süt: inek ve keçi sütü

– Peynir: beyaz peynir, koyun, keçi peyniri, tulum, kaşar, dil peyniri, lor

– Tereyağı, Kaymak

– Dana eti: kıyma, kuşbaşı, pişmiş döner(paketlenmiş)

– Sucuk, sosis

– bal ve arı ürünleri