Kategori: Organik Tarım

05 May

“Organik Gerçeği” raflarda

Cadının elmasını yemeyin!

Buğday Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Leyla Aslan Ünlübay’ın hazırlayıp sunduğu Tohumdan Hasada Ekolojik Yaşam Programı’nda bu hafta, Yeni İnsan Yayınevi etiketiyle raflarda yerini alan “Organik Gerçeği” adlı kitap konuşuluyor. Kitabın yazarı Gürkan Akgüneş’in konuk olarak katılacağı programımız 22 Aralık saat 10:30’da Açık Radyo’da! (94.9)

Radyonuz Açık olsun!

Açık Radyo’yu internetten dinlemek için:http://acikradyo.com.tr/stream/index.html

 
05 May

ULUSLARARASI EKOLOJİK ARICILIK KONFERANSI

Türkiye’de doğa, arı ve insan dostu arıcılık yöntemlerinin  yaygınlaşması için yürüttüğümüz AB Erasmus + Programı tarafından desteklenen “Arıları Yaşatalım” projemiz kapsamında 9 Aralık’ta İzmir’de Uluslararası bir konferans gerçekleştireceğiz.

Proje ortaklarımız Hollanda’dan Akıllı Arıcılık Vakfı (Smart Beeing Foundation), İngiltere’den Doğal Arıcılık Vakfı (Natural Beekeeping Trust)  ve Makedonya’dan Aronija Organik Ürün Üreticileri Birliği’nin de katılacağı “Ekolojik Arıcılık Konferansı”nda, sayıları korkutucu bir hızla azalmakta olan arılara destek olmak için ekolojik arıcılık yöntemleri tartışılacak.

9 Aralık’ta saat 10:00-17:30 saatleri arasında gerçekleşecek Uluslararası Ekolojik Arıcılık Konferansımız için buradan kayıt yaptırabilirsiniz.

ULUSLARARASI EKOLOJİK ARICILIK KONFERANSI

9 Aralık 2017

Bornova Belediyesi Kültür Merkezi, İzmir

09.15 – 10.00 KAYIT

10.00 – 10.30 “Arıları Yaşatalım”

                       Gizem Altın Nance (Buğday Derneği)

10.30 – 11.15 Türkiye’de arıcılık, sorunlar ve ekolojik çözümler

                      Prof. Dr. Banu Yücel (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi)

11.15 – 12.00 Arı odaklı doğal arıcılık ve arıların geleceği

                      Heidi Herrmann (Natural Beekeeping Trust, İngiltere)

                      Ferry Schutzelaars (Smart Beeing, Hollanda)

12.00 – 13.30 ÖĞLE YEMEĞİ

13.30 – 14.30 Arı odaklı arıcılığa giriş

                      Jan Glasenburg (Bijenstal Arıcılık, Hollanda)

14.30 – 15.00 Arılar için ne yapabiliriz?

                        Güneşin Aydemir (Buğday Derneği)

15.00 – 15.40 KAHVE ARASI

İLHAM VEREN İYİ ÖRNEKLER

15.40 – 16.00 Türkiye’de hala devam eden geleneksel arıcılık

                      Uzman Mustafa Kösoğlu (Ziraat Yüksek Mühendisi – Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü)

16.00 – 16.20 Tangala Çiftliği’nde müdahalesiz arıcılık

                      Cem Aybek

16.20 – 16.40 Şehrin gizli arıları ve arıcıları

                       Doç. Dr. Alaattin Kirazcı

16.40 – 17.00 Rye Hill Hapishanesi’nde arıcılık

                      John Noble

17.00 – 17.20 Kovanın Olsun Projesi

                      Şamil Tuncay Beştoy (ÇARIK Derneği)

17.20 – 17.30 KAPANIŞ

05 May

ORGANİK TOHUM ÇALIŞTAYI’NIN ARDINDAN: ATALIK TOHUMLAR İÇİN MÜCADELEYE DEVAM!

Dünyadaki başlıca gen merkezlerinden biri olan ve zengin tarımsal biyolojik çeşitliliğe sahip Türkiye’nin organik tohum fakiri olması pek de anlaşılır bir durum olmasa gerek. Özellikle de, organik tarımın yaygınlaştığı ve organik tarım sektörünün ciddi bir ihracat potansiyeli taşıdığı bir dönemde.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü’nün, Türkiye’de organik tohumculuğun sorunları konusunda 17-18 Ekim tarihlerinde, Afyon’da düzenlediği çalıştayın katılımcılarıyla birlikte, tohum meselesini her yönüyle masaya yatırmak ve çözüm önerilerini tartışma fırsatı bulduk.

Toplantıda tartışılanları aktarmadan önce şu bilgiyi not edelim: Türkiye, dünya üstündeki sekiz gen merkezinden üçünün kesişim noktasında bulunan, çok sayıda tarımsal ürünün (soğan, yulaf, pancar, nohut, mercimek, keten, yonca, bezelye, çavdar, üçgül, buğday, badem, salatalık, elma, fıstık, erik, armut ve asma) orijini; fasulye, bal kabağı, bakla, kavun, mısır gibi türlerin mikro gen merkezi. Buna karşın, organik sertifikalı tohum üreten sadece bir enstitümüz ve bir firmamız var ve yerel tohumlarımızı korumak konusunda yetersiz kalıyoruz.

Çalıştay sayesinde, tohumculuk sektörü ile organik tarım sektörü ilk kez bu çapta geniş katılımlı bir organizasyonda bir araya geldi. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yetkilileri, organik tarımda AB ile eşdeğer olma konusunda önümüze çıkan engellerden birinin, tohum konusundaki yetersizlik ve eksiklerimiz olduğunu söylüyorlardı.

Toplantıda belirtilen ortak görüş, Türkiye’nin organik tohumculukta yerinde saymasının başlıca nedeninin talep yetersizliği olduğuydu. Organik tohum sektörünün gelişmesi için destekleme şeklinin değiştirilmesi ve miktarının artırılması gerekliliği toplantının en önemli çıktılarından biri oldu. Uluslararası ticaret ve ülke ekonomisi açısından bakıldığında organik tohumculuk sektörünün özellikle de tarla bitkilerinde önünün açılması son derece önemli. Organik ürün ihracatı söz konusu olduğunda mesele daha da karmaşık bir hal alıyor: Çünkü Türkiye’de kontrol ve sertifika kuruluşlarının bir kısmı hem TR, hem AB, hem JAS, hem USDA (ABD Tarım Bakanlığı) yönetmelikleri kapsamında sertifika verebiliyor. USDA sertifikalı bir ürün üretip ihraç edebilmek için tohum, gübre, zirai mücadele gibi tüm girdi kaynaklarının da USDA sertifikalı olması gerekiyor. Yani TR sertifikalı domates tohumundan üretilmiş kurutulmuş domatesin, ABD’ye pazarlanabilmesi için o domates tohumunun aynı zamanda USDA sertifikası da alması gerekiyor.

Toplantıda ayrıca, yerel tohumların ve genetik zenginliğimizin koruyucusu aile işletmeleri ile küçük ve orta ölçekli üretim yapan çiftçilerin, hem organik tarım iç pazarının gelişmesi hem de yerel/geleneksel kültürün korunmasındaki etkisinin önemi vurgulandı. Ele alınan en önemli konulardan biri de, ekolojik (organik) tarımın yerellik, çiftlik dışı girdilerin (tohum, enerji, gübre vs) minimum düzeyde tutulması, bitkisel ve hayvansal ürünlerin ve atıkların tarımsal faaliyette girdi olarak kullanmak üzere geri dönüşümünün sağlanması (kompost, biyogaz, hayvan yemi vs) gibi ilkelerinin yerel tohumların ve gen kaynaklarımızın korunması açısından ne denli önemli olduğuydu.

Çok yönlü bakış açısı gerek…

Yerel tohumların çiftçi elinde korunması, ekolojik tarımın ilkeleriyle birlikte sürdürülmesi, sağlıklı ürünlerin tüketicilere ulaştırılması için ekolojik pazarların, biyolojik çeşitliliğin devamlılığı için yerel pazarların yaşatılması, küçük aile işletmelerinin sürekliliğinin sağlanması ve gıda güvenliğinin bir bütün olarak ele alınması gerekiyor.

Buğday Derneği öncülüğünde yaygınlaşan ekolojik (organik) pazarların bu bütünü korumak açısından önemi ortada. Ekolojik pazarlarda satışa sunulan yeşillikler, soğan, kavun, karpuz, domates, mısır, bakla, fasulye gibi bir çok üründe üreticiler, kendi yerel tohumlarını veya ilgili enstitü ve firmanın standart (hibrit değil) tohumlarını kullanıyor, yerel meyve çeşitleri ve siyez gibi yerel tahıl ürünleri ekolojik ve yerel pazarlar sayesinde var olmayı sürdürebiliyor. Ertesi yıl için kendi tohumlarını almaya devam eden, böylece yerel tohumlarını yaşatan, ekolojik tarımın ilkelerine sadık, tüketicilere sağlıklı ürünler sunan çiftçilerin ve aile işletmelerinin yaşatılması için organik pazarların da sağlıklı bir şekilde yaygınlaşması gerekiyor.

Çabalar sonuç veriyor

Toplantıda sivil toplum kuruluşları, belediyeler, akademisyenler, sivil inisiyatifler ve üreticiler olarak yerel tohumlar için yürüttüğümüz kampanya, proje, çalıştay, toplantı ve tohum takas şenliklerinin kamuoyunda duyarlılık sağlamanın ötesinde, bürokratlar arasında ve tohumculuk sektöründe de ses getirdiğini gözlemledik. Her ne kadar tohum takasının yerelde kalması, takasa getirilen tohumların virüslü vs olma riski, çimlenme gibi sorunlar söz konusu olsa da, bu etkinliklerin, toplumda duyarlılık oluşturması açısından önemi yadsınamaz.

Çalıştay sayesinde, Buğday Derneği olarak, tohum takas şenliklerine yönelik eleştirileri yanıtlama fırsatı da bulduk: Tohumculuk Kanunu bu konuda ciddi yasaklamalar getirene kadar bu takas şenliklerinin olmadığını, yerelde zaten çiftçilerin bunu özgürce yapabildiklerini, bu şenliklerle ortaya konan tepkilerin aynı zamanda tepeden inme katı mevzuatların sonucu olduğunu vurguladık. Akademisyenler ve bürokratların da desteklediği konuyla ilgili olarak, tohum takas şenliklerinin daha profesyonelce, olası riskleri ortadan kaldırılarak ve uzmanların yol göstericiliğinde yapılması konusunda görüş birliğine vardık.

Çalıştay’da, 2017 yılı başında Gıda, Tarım ve Hayvancılık eski bakanı tarafından yapılan ”sertifikalı tohumlukların kullanılmaması durumunda destek verilmeyeceği”ne dair açıklama konusunda da eleştirilerimizi ortaya koyma olanağı bulduk. Gerekli araştırmalar yapılıp, veri tabanı oluşturulup, bu tohumların kamu veya üniversiteler elinde ıslah edilmeden, yani çiftçiye sertifikalı standart tohum alternatifi sunulmadan ilgili desteklerin çekilmesi, yerel tohum üreticisini yerel tohum kullanmaktan caydıracağını ve gen kaynaklarımızı kaybetme riski ile karşılaşacağımızı bir kez daha vurguladık. Örneğin siyezin henüz sertifikalı tohumluğu yokken (bu konuda ıslah çalışmaları başlatıldı), bir yandan Bakanlık olarak siyezi destekleyici açıklamalar yapıp, diğer yandan sertifikasız tohumluk kullanımında desteklerin çekileceğini açıklamanın, ne denli kafa karışıtırıcı olduğunu belirttik. Desteğin çekilmesi halinde, yerel tohumları kullanan çiftçilerin sertifikalı tohumluğa yönlendirilmesinin siyez gibi kaybolmakta olan birçok değerimizin daha da hızla kaybolmasına neden olacağını aktardık.

Diyalog ve mücadeleye devam

Çalıştayda yaptığımız görüşmelerde, Tohumculuk Kanunu’nda, takasın önünü açan istisnai maddenin çiftçiler açısından bakıldığında esnek yorumlanması gerektiğini öğrendik. İlgililerin aktardığına göre, Kanun’da yer alan “ticarete konu olmamak” ibaresi, zahirecilerin ve üreticilerin büyük çaplı kayıt dışı tohumluk ticareti yapmasının önüne geçmek amaçlı. Söz konusu maddede, “şahsi ihtiyaç miktarı” ile, ailenin veya şahsın kendi kullanımı değil, ailenin geçimlik tohumluk ihtiyacı kastediliyor. Örneğin, geçimini sağlamak üzere, 10 dönüme domates, 100 dönüme buğday ekecek bir çiftçi başka bir çiftçiden bu miktarda alana yetecek kadar tohumluk alıp, ekebiliyor ve aldığı ürünü yani buğday ve domatesi satabiliyor. Ancak bunlar son derece göreceli ve yoruma açık ifadeler.

Siyez ekmeği, siyez bulguru üretmek isteyen bir organik tarım şirketi, henüz siyezin sertifikalı tohumluğu olmadığı için, Tohumculuk Kanunu gereği çiftçilerden tohumluk siyez satın alamayacak, dolayısıyla bu üretimi yapamayacak. Oysa organik üretim yapan şirketlerin, kişisel amaçlarla değil, ticari amaçla organik yerel tohumluğa ihtiyacı var. Ne yazık ki Tohumculuk Kanunu bu noktada ciddi bir engel oluşturuyor.

Sivil toplum olarak Tohumculuk Kanunu ve ilgili yönetmelikler ve üzerinde çalışılan “Yerel Tohumların Kayıt Altına Alınması Yönetmeliği”ni, bu konuda bakanlıkların yaptığı çalışmaları yakından takip edip, diyaloğu da, mücadeleyi de kesmememiz gerekiyor. Çıkacak yönetmeliğe göre, yerel tohumların ıslahından sonra çeşit olarak tescilinin kim veya hangi kurumlar üzerine olacağı, kimlerce sertifikalandırılıp ticarete konu olacağı, tescil aşamasında ve ticarete konu olduğunda çiftçi haklarının ve kamusal hakların nasıl sağlanacağı son derece önemli.

Buğday Derneği olarak yerel tohumların, ekolojik tarımın, ekolojik pazarların ve geleneksel üretimleri de sürdüren küçük aile işletmelerimizin yaşaması için proje ve çalışmalarımızı sürdürürken, bu konularda bilgi kirliliği ile mücadeleye, konunun tüm paydaşları ile diyaloğu ve yapıcı tutumumuzu sürdürmeye devam edeceğiz.

Yerel tohumların çiftçi elinde korunması, çiftçi ve kamusal haklar için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için çabamızı sürdürüyoruz. Bununla birlikte uluslararası ticaret ve ülke ekonomisi açısından organik ticari tohumluk sektörünün gelişmesinin de önemli olduğunu düşünüyoruz.

Yaşasın tohumlar!

26 Nis

Yüksek oranda radyasyon bulunduğu iddiasıyla geçtiğimiz aylarda gündeme gelen Kisir ile ilgili belirsizlik ve ilgisizlik, halk sağlığı açısından endişe yaratıyor

Aydın, Söke’ye bağlı Kisir Mahallesi’nde yaşayanların son yıllarda sıkça yakalandığı söylenen kanser hastalığının, bölgedeki eski uranyum madeninden kaynaklanan radyasyonla ilişkili olduğuna dair iddialarla ilgili olarak yetkili kurumlar tarafından henüz net bir açıklama yapılmadı. Gündeme gelen birbirinden farklı araştırma sonuçları ise halk sağlığı açısından duyulan endişeyi daha da artırıyor.

Kisir ile ilgili ilk iddia 2014’te dile getirildi

Evrensel Gazetesi’nde 7 Mart 2014 tarihinde yer alan Özer Akdemir’in haberinde1 3 farklı bilim insanı tarafından yapılan ölçümler sonucunda Kisir’de normalden 450 kat fazla radyasyon tespit edildiği açıklandı. Habere göre üç farklı ülkeden bilim insanları üç farklı cihaz ile ölçümleri gerçekleştirdi.

Kisir’in yaylası Osmankuyu’da, 1958 yılında İngilizler tarafından açılan uranyum sondajı alanlarında yapılan ölçümlerde en yüksek değer olarak 56,1 mikro sievert tespit edildi. Haberde verilen bilgiye göre bu değer yıllık güvenli dozun 450 katına denk geliyor.

Üç yıl sonra aynı iddia tekrar gündemde

Hürriyet Gazetesi, 14 Mayıs 2017 tarihli haberinde2, Evrensel’in haberinde geçen araştırma sonuçlarını tekrar gündeme taşıdı. Haberde ayrıca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) da bölgede incelemelerde bulunduğu, ancak bu incelemelerin sonuçlarını açıklamadığı ifade edildi.

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na göre tehlike yok

Haberin yayınlanmasının ardından TAEK bir basın açıklaması yaparak 24 Ağustos 2015 ve 22 Ekim 2015 tarihlerinde yaptıkları incelemelerin sonuçlarını3 duyurdu. TAEK’in açıklamasına göre, elde edilen sonuçlar halk sağlığını tehdit edecek herhangi bir tehlikeli durum olmadığı yönünde. Sadece sondaj alanının olduğu Yusufağalar bölgesinde değerler biraz yüksek, ama TAEK’e göre bu değerler güvenli sınırlar içerisinde.

TAEK’in açıklamasında, gıda ve suda da inceleme yapıldığı, ancak elde edilen değerlerin normal düzeyde olduğu ve herhangi bir tehlike taşımadığı belirtiliyor. Suda yapılan incelemeler sonucunda elde edilen değerler de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından belirlenen limitin altında. Ceviz, mısır ve zeytinde yapılan inceleme sonuçları da WHO’nun belirlediği limitlere göre normal değerlerde seyrediyor.

İnceleme sonuçları neden farklılık gösteriyor?

Medyada yer alan haberlerde geçen inceleme sonuçları ve TAEK’in açıkladığı veriler ciddi farklılıklar gösteriyor. Böyle önemli bir konuda bilim insanları ve kurumlar tarafından bilimsel verilerle farklı açıklamalar yapılması güven soununu beraberinde getiriyor.

Buğday Derneği olarak yaptığımız görüşme ve araştırmalar sonucunda, bilimsel sonuçların farklılık göstermesinin verilerdeki eksikliklerden kaynaklandığı sonucuna vardık.

Evrensel’de yer alan haberde yapılmış olan radyoaktivite incelemeleri anlık olarak ve yalnızca sondaj alanında ölçülen değerler. Oysa radyoaktivitenin normal değerden 450 kat fazla olduğunu söyleyebilmek için uzun süreli bir inceleme yapılması ve bu incelemelerin ortalamasının alınması gerekiyor. Bu yüzden anlık ölçümlerde TAEK’in ve diğer bilim adamlarının farklı değerler elde etmeleri şaşırtıcı değil.

Net sonuçlara ulaşmak için portatif cihazlar yerine daha sistematik, gelişmiş aletlerle incelemelerin yapılması gerekiyor. TAEK’in basın açıklamasında bölgeye bir Radyasyon Erken Uyarı Sistemi Ağı (RESA) kurularak radyasyon ölçümünün saat başı gerçekleştirilmesinin planlandığı belirtiliyor. Ancak mevcut ağa4 bakıldığında Kisir’e henüz RESA yerleştirilmiş değil. Kaldı ki, RESA sadece ani gelişebilecek bir radyasyon tehdidi için kullanılmakta, bu yüzden yerleştirilse bile Kisir açısından yeterli ve uygun bir yöntem olmaktan çok uzak.

Ayrıca TAEK’in araştırmasında, bölgede uranyum madeni olması, dolayısıyla asıl tehdidi oluşturanın bu izotop olmasına rağmen, uranyuma dair veriler bulunmuyor. TAEK’in hem toprak analizi sonuçlarında hem de gıda analizi sonuçlarında uranyum kalıntıları ile ilgili bir veri yok.

Köprübaşı örneği

Manisa’nın Köprübaşı ilçesi de, Kisir gibi uranyum maden yatağı. Köprübaşı ile ilgili de birçok bilim insanı ve kurum tarafından bireysel ölçümler yapıldı ve yüksek miktarda radyasyon tespit edildi. Bunun ardından TAEK yine bölgede incelemelerde bulunarak, aynen Kisir’de olduğu gibi, Köprübaşı için de herhangi bir tehlikeli değere rastlamadığını açıkladı5. Ama Köprübaşı raporu, Kisir gibi benzer bölgelerde nasıl araştırma yapılması ve nelerin incelenmesi gerektiğine dair örnek bir çalışma niteliği taşıyor.

Prof.Dr. Ahmet Şaşmaz tarafından Kanada’daki bir laboratuvar ile ortak yürütülen bir projeyle Köprübaşı uranyum yatağı çevresinde toprak, su ve bitki örneklerinde uranyum düzeyleri ve olası çevre etkilerinin belirlenmesi amaçlanmış. Bir yıl süren proje ve ölçümlerin ardından sonuçlar yazılı hale getirilerek ilgili makamlar ve kamuyou ile paylaşılmış. Araştırma sonucunda toprak, su ve bitkilerde elde edilen yüksek uranyum değerleri ile ilgili olarak Şaşmaz şunları söylüyor:

”Çalışma alanındaki toprak, su ve bitkilere ait uranyum analiz sonuçları, özellikle belli alanlarda kirlenme potansiyelinin yüksek olduğunu gösteriyor. Bu alanlar başlıca Kasar, Topallı, Killik, Kemhallı ve Taşharman bölgeleri. Bu yörelerde mostra vermiş veya gömülü halde uranyum yatakları gözleniyor. Bu uranyumlu kütleler, yöredeki topraklarının, yüzey-yeraltısularının ve bölgede yetişen bitkilerin değişik oranlarda kirlenmelerine neden oluyor.”

Şaşmaz’ın çalışması, en azından araştırma düzeyinde nelerin incelenmesi yönünde örnek olsa da, bu araştırmanın yayımlandığı 2008 yılından bu yana bölgede yetkililer tarafından herhangi bir önlem alınmış ya da sonrasında benzer bir araştırma yapılmış değil.

Radyasyon Acil Eylem Planı hazırlanmalı

Geçmişte uranyum maden alanı olarak kullanılan Kisir ve Köprübaşı için şu ana kadar TAEK’in yapmış olduğu incelemeler ve açıklamalar yeterli değil. Radyasyon çok önemli bir halk sağlığı sorunu. Bu konudaki ufak bir şüphe bile detaylı bir şekilde incelenmeli, gerekli önlemler alınmalı ve gerçekler bir an önce açıklanmalı.

Zaman kaybetmeden öncelikle Kisir’de uzun erimli, toprağı, suyu ve gıda maddelerini içeren bir analiz çalışması yapılmalı, uranyum kalıntıları da bu çalışmalara dahil edilmelidir. Bu çalışmaları yütütecek kurulun konuyla ilgili tüm disiplinleri(nükleer fizik, jeoloji, halk sağlığı…) kapsayan bir nitelikte olması, halkın vicdanını rahatlatacak sonuçlara ulaşabilmek için zorunludur. Bu araştırmalar düzenli olarak kamuoyu ile paylaşılmalı, bu esnada bölgede yaşayan halk için gerekli önlemler alınmalı ve zaman kaybetmeden kamuoyunu ikna edecek, güven telkin edecek bir eylem planı hazırlanmalı.

Köprübaşı için 2008 yılında gerçekleştirilen araştırma sonuçları dikkate alınmalı, güncel araştırmalarla bu veriler kontrol edilmeli, yine bu esnada bölgede yaşayan halkın sağlığı için gerekli önlemler alınarak, sonuçlar kamuyou ile paylaşılmalıdır.

Halkın sağlığı korunmalı!

Mesele, bazı çevrelerin ön plana çıkarmaya çalıştığı gibi bölgede organik tarımın yapılıp yapılmaması meselesi değil. Bölgede yapılan küçük ölçekli organik zeytincilikten elde edilen ürünler yaptığımız araştırmaya göre iç pazara bile sürülmemiş durumda. Ancak sorunun bizi ilgilendiren kısmı, sadece bölgede yetişen ürünün soframıza gelip gelmemesi değil; konunun halk sağlığını, yaban hayatını ve gıda güvenliğini nasıl etkilediğidir.

Organik tarım sertifikası konusunda da şuna açıklık getirilmelidir. Organik olsun, iyi tarım olsun, helal gıda olsun, hiçbir standardı, yönetmeliği ve bağımsız denetimi olmadan kendine doğal damgası vuranlar olsun, TAEK gibi kurumların uzun ölçekli olarak yapması gereken yüksek bütçeli bilimsel çalışmalar ve analizlerin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş sertifika kuruluşlarınca veya bireysel çabalarla yapılması mümkün değildir, yanıltıcı olabilir. Kontrol ve sertifika kuruluşunun yasal sorumluluğu üreticinin tarımsal üretim faaliyeti ve pazarlamasını denetlemektir. Tarımsal üretim ve pazarlama kapsamına girmeyen tıpkı Çernobil faciasında olduğu gibi çevre felaketi veya genel halk sağlığını ilgilendiren konular, ilgili bakanlıklar ve hükümetin müdahalesi kapsamındadır.  Bu konuda organik tarım sektör paydaşları, ilgili sivil toplum kuruluşlarına düşen, yetkili makamların gerekli ölçümleri yapmasını, tedbirleri almasını sağlamak için konuyu gündemde tutmak ve baskı unsuru olmaktır. Bu sayede organik tüketen veya tüketmeyen hiçbir vatandaşımızın, ama su ama gıda içerikli, radyasyondan zarar görmemesini sağlamaktır. Yetkili kurumların gıda üstünde yaptıkları ölçümlerde halk sağlığına etki eden tespitler söz konusu ise konu elbette Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na da bildirilmeli ve ilgili bakanlık da organik olsun veya olmasın bu ürünlerin o bölgede üretimi ve satışını durdurmalıdır.

Bölgede yaşayan insanların uranyuma ne kadar maruz kaldıklarının; bölgede sıklıkla görüldüğü iddia edilen kanser hastalığının uranyumla ilişkisinin olup olmadığının; suda, toprakta ve burada yetiştirilen gıdalardaki uranyum miktarının tehlikeli olup olmadığının yetkili makamlar tarafından acilen tespit edilip açıklanması gerekiyor.

Buğday Derneği olarak konunun takipçisi olmayı, konuyla ilgili gelişmeleri kamuyou ile paylaşmayı sürdüreceğiz.

 

1 https://www.evrensel.net/haber/80354/kanser-koyde-olumu-olctuler

2http://www.hurriyet.com.tr/kanser-koyun-haykirisi-biz-oluyoruz-40456882

3http://www.taek.gov.tr/sss-2/1639-basin-aciklamasi-aydin-ili-soke-ilcesi-kisir-mahallesinde-yuksek-radyasyon-olcumu-ve-kanser-hastaligi-ile-ilgili-basinda-yer-alan-haberler.html

4http://www.taek.gov.tr/uygulama/resa_doz/tum_iller.php

5http://www.taek.gov.tr/basin-aciklamalari/339-2014/1258-basin-aciklamasi-04-2014-koprubasi-manisa-3.html

26 Nis

YÜZEYSEL HABERLER ORGANİK SEKTÖRÜNE ZARAR VERİYOR

Büyük emekler sonucu geliştirilen ve halkın sağlıklı gıdaya ulaşabilmesini hedefleyen organik sektörü, iyi niyetli bile olsa konuyla ilgili yapılan yüzeysel haberlerden olumsuz etkileniyor.

23 Temmuz 2017 tarihli Sözcü Gazetesi’nde, “İsmi kulağa hoş geliyor ama fiyatı cep yakıyor” başlığıyla verilenhaberde, organik ürün tüketmenin bir moda haline geldiği, ancak ürünlerin pahalı olmasının üreticilerin ilgisini düşürdüğü dile getiriliyor ve organik sektörü ile ilgili kaynak belirtilmeden gerçek dışı istatistiklere, temelsiz iddialara yer veriliyor.

Fiyat farklılığı konusunda doyurucu bir açıklama yapmadan organik sektörü ile ilgili gerçek dışı verilerle, yersiz suçlamalarla yapılan haber ve benzerleri; çevreye ve diğer canlılara zarar vermeyen yöntemlerle gerçekleşen, sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşabilmemizi sağlayan organik üretim konusunda yanlış bir bilincin oluşmasına ve yaygınlaşmasına neden olarak, sektörün gelişimine zarar veriyor.

 

Meğer dünya ekolojik tarıma geçmiş!

Birleşmiş Milletler’in açıkladığı rakamlara göre 2015 yılında dünya nüfusu 7.3 milyar. Sözcü’deki habere göre ise dünya genelinde ekolojik tarım yapan kişi sayısı 1.8 milyar olarak ifade ediliyor. Bu veri doğru olsaydı dünya genelinde gıda güvenliği sorunumuz kalmazdı. Yine aynı istatistiklerde Türkiye’de sektörden geçinen kişi sayısı 2 milyon olarak verilmiş. Türkiye’nin 2015 yılındaki nüfusu Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı verilere göre 78 milyon 741 bin 53. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin 2015 yılında açıkladığı tarımdaki istihdam sayısı ise 5 milyon 180 bin. Bu veriler ışığında haberde verilen organik sektöründen geçinen kişi sayısı yine gerçeklikten uzak görünüyor.

Haberde ayrıca bir liste verilerek organik ve “normal” ürünler karşılaştırılmış. Öncelikle doğaya ve insan sağlığına zararlı girdilerin kullanıldığı konvansiyonel ürünler hiçbir zaman “normal” olmamalı. Bunun dışında söz konusu rakamlar da güvenilirlikten uzak. Örneğin çileğin “normal” fiyatı 2.5 lira olarak verilmiş, oysa çileğin en bol olduğu Mayıs-Haziran aylarında bile fiyatı 5 liranın altına düşmedi. Yine bugün “normal” fiyatı 2.5 lira olarak açıklanan taze fasulyenin market ve pazarlardaki satış fiyatı 5 lira civarında.

Gıdada ve sağlıkta, kalite ve güvence fiyattan daha önemlidir. Sağlıklı gıdaya verilen bedel, koruyucu bir önlem olarak, hastalıktan, hastane ve ilaç masraflarından da uzak tutuyor. Bununla birlikte pahalılık göreceli bir kavram. Konvansiyonel ürünlerle karşılaştırma, birim maliyetler üzerinden yapıldığında ve sürüm de dikkate alındığında çoğu üründe organik ürün daha adil olabiliyor. Yani konvansiyonel bir ürünün market satış fiyatıyla, üretim maliyetleri arasındaki fark, organik bir ürünün satış fiyatıyla üretim maliyetleri arasındaki farktan daha yüksek olabiliyor. Bununla birlikte organik ürün ile konvansiyonel ürün arasındaki fiyat farklılığı temelde üreticilerin maliyetleri arasındaki değişkenlerden kaynaklanmakta. Maliyet farklılıkları ile ilgili daha detaylı bilgiyi buradan edinebilirsiniz.

Organik ürüne yönelik iddialar ispat edilmeli

Sözcü’nün haberde görüşüne yer verdiği Türk Bostan Sebze Meyve Komisyoncu ve Tüccarları Federasyonu (TÜMESKOM) Başkanı Burhan Er, organik ürünlerin konvansiyonel ürünlerle aynı tarlada yetiştiğini iddia ediyor. Öncelikle Sözcü Gazetesi, ardından Sayın Er bu iddialarının kaynağını açıklamalı.

Birleşmiş Milletler Danışman Sivil Toplum Kuruluşu olan Basın Konseyi’nin belirlemiş olduğu Basın Meslek İlkeleri’ne göre “Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olmaksızın yayınlanamaz.”

Bahsi geçen basın ilkesine göre ve halkın haber alma hakkı doğrultusunda yapılacak olan haberlerin gerekli şekilde araştırılarak ve güvenilir kaynaklara referans verilerek yapılması gerekir; şayet haberi yapan suçlayıcı ifadeler kullanacaksa bunu da gerekçelendirmek zorundadır. Aksi halde yapılan haber, magazin değeri taşımasının dışında, güvenilirlikten uzak ve zarar verici olacaktır.

Sofranıza gelen gıdanın öyküsünü bizzat üreticisinden dinleyerek almak ve çevre dostu ekolojik üretime destek olmak için %100 Ekolojik Pazarlar’dan alışveriş yapabilir, web sitemizden pazarlarda satılan ürünlerle ilgili denetim sonuçlarını ve üreticilerin sertifikalarını görebilirsiniz.

20 mRH

Organik Ürünler Neden Daha Pahalı?

”21. yüzyıl insanı artık yediklerinin sağlıklı olmadığının farkında. Ancak Türkiye’de organik ürünlere yöneliş hala o kadar fazla değil. Bunun da en önemli nedenlerinden biri organik ürünlerin pahalı olması. Ekonomik nedenlerle organik ürüne erişimi olmayanların yanında erişimi olsa da bu pahalılığa karşı güvensizlik duyanlar da var. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, neden organik ürünlerin konvansiyonel ürünlerden daha maliyetli olduğunu açıkladı.”

Bianet’ten Nilay Vardar’ın ‘Organik Ürünler Neden Daha Pahalı?’ başlıklı haberini okumak için link; http://bianet.org/bianet/toplum/181970-organik-urunler-neden-daha-pahali

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, neden organik ürünlerin konvansiyonel ürünlerden daha maliyetli olduğunu açıkladı.
BİANET.ORG
 
13 qV_

Organik Tarım, %100 Ekolojik Pazarlar ve Dernek olarak ODTÜ’lü Dergisi 59. sayıya konuk olduk

Ekolojik Yaşamın Don Kişotları

Buğday Derneği Eş Genel Müdürleri Gizem Altın Nance ve Batur Şehirlioğlu, ODTÜLÜ Dergisi, 59. sayıya konuk oldular.
Şehirlioğlu’nun Ekolojik Gelecek için Organik Tarım başlıklı yazısını 30. sayfadan, Altın Nance ile yapılan, Buğday projelerini konu alan söyleşiyi ise 50. sayfadan okuyabilirsiniz.

”Küresel ölçekte dev bir ekonominin sürdürülebilirliğini sağlarken, aynı zamanda doğaya, su kaynaklarına, toprağa, iklime ve tüm canlıların sağlığına olumsuz ve kalıcı etkiden kaçınmak mümkün mü?” Batur Şehirlioğlu/ Ekolojik Gelecek için Organik Tarım

”Buğday Derneği’nin en ünlü projesi % 100 ekolojik pazarlar. Şu anda İstanbul’da her hafta kurulan beş tane ekolojik pazar var. Buğday’ın diğer bilinen projesi TaTuTa Tarım, Turizm, Takas Ağı. Burada da Türkiye’nin dört bir tarafına dağılmış yaklaşık 100 ekolojik çiftlik var. Bu çiftliklerin ortak özellikleri ekolojik olmaları. Bunun dışında Tohum Takas Ağı projemiz var. Türkiye’de atalık tohumların satışı yasak. Dolayısıyla atalık tohumlarımız tükenme gibi bir durumla karşı karşıya. Bunun engellemek için bir tohum takas ağı kurduk.” Gizem Altın Nance/ Ekolojik Yaşamın Don Kişotları

Yazı ve söyleşiyi okumak için;
odtulu.metu.edu.tr/dergiler/59/59.html#p=1

 

06 May

Her parlak elma parafini mi işaret ediyor?

Her parlak elma parafini mi işaret ediyor? Elma ve diğer bazı meyvelerin kabuk yüzeyinden bıçak ve benzeri aletlerle sıyırarak elde ettiğimiz kısım her zaman parafin midir?

Eğirdir Meyvecilik Araştırma Enstitüsü’nden aldığımız bilgilere göre; meyvelerin en dış katmanında yer alan hücrelerin yüzeyi su ve hava geçirgenliği düşük bir yağsı madde ile kaplı durumdadır. Bu madde hücreler tarafından salgılanarak hücrelerin dış hava ile olan temasını engellemektedir. Bu dış katmana ‘’kutikula’’ adı verilmektedir. Kutikula tabakası kütin ve epikutikular mum olmak üzere ikibileşenden oluşmaktadır. Elmalarda bu kabuk üstü yapının kalınlığı yaklaşık 3 mikron kalınlığındadır. Fakat bu tabakanın yapısı ve kalınlığı çeşide, yetiştiği çevre ve iklim koşullarına göre değişebilmektedir.

Elma_yüksek_04

Elmalarda kabukta bulunan bu doğal mum tabakası özellikle hasattan sonra uzun depolama süresince de artmaya devam eder. Özellikle yağlanma, yaşlanma ile ilişkili bir fizyolojik bozukluktur. Meyvelerin geç hasat edilmiş olması, uzun süre depolamayapılması ve depolama sırasında ortam koşullarının optimum ayarlanmadığı durumlarda daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Doç. Dr. Fatih Şen’in de belirttiği üzere; meyve tarafından sentezlenen epikütikular mum (vaks), yüzeyden olan su kaybını sınırlayıcı bir tabakadır. Meyve tarafından sentezlenen bu mumların kalınlığı, bileşimi ve fiziksel özellikleri, meyvelerin hasat edildikten sonra daha uzun süre dayanmasını sağlar. Bu mum tabakasının bulunduğu kutikula özellikle meyvelerde kalındır. Örneğin elma, armut, erik, kiraz, üzüm, portakal. Tür, çeşit, ekoloji ve bakım işlemleri elma yüzeyindeki mum oluşumunu etkiler.

Görüldüğü üzere elma ve benzeri meyvelerde, nem ve benzeri özelliklerin kaybını azaltmak için kendi bünyelerinde doğal bir mum tabakası bulunmaktadır.

Doç. Dr. Fatih Şen’in basında çıkan bilimsel bir altyapıya dayanmayan haberlerden sonra bir market zincirinin talebi üzerine market tarafından verilen elmalar üzerine hazırladığı raporda; “Elma meyvelerinin kabuk yüzeyinden bıçak ve benzeri aletlerle sıyrılarak elde ettiğimiz kısım, meyve tarafından sentezlenen mumdur.” denilmektedir. Eğirdir Meyvecilik Araştırma Enstitüsü’nden yazılı olarak aldığımız raporda “Fiziksel olarak meyvenin dış kabuğunun kazınması ile çıkan beyazımsı mum tabakası hem mumlama yapılmamış hem de mumlama yapılmış elmalarda görülmektedir. Bu nedenle mumlama yapılmış meyvenin tespiti ancak laboratuvar koşullarında belirlenebilecektir.” denilmektedir.

Pamuk Prensesi öldüren parlak elma’nın içindeki zehir değil mi?

Gıda! Sanki bir kitle imha silahı.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uzmanlaşmış kanser kuruluşu olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu (International Agency for Research on Cancer- IARC) GDO’lu ürünlerin %80’inde kullanılan ot ilacı (herbisit) etken maddesi olan (Glyphosate) Glifosat’ın insanlarda muhtemelen kanser yaptığını açıkladı. (1) “Muhtemelen” çünkü deneyler elbette insan değil fareler üstünde yapıldı.

AB, bağcılıkta salkım güvesi başta olmak üzere, çeşitli zararlılara karşı kullanılan chlorpyrifos etken maddesinin sofralık üzümde dolayısı ile kuru üzümde de maksimum kalıntı limitini 0.5 ppm’den 0.01 ppm’e düşürme kararı aldı. (2) Peki neden yıllardır bu zehir için verilen kabul edilebilir doz birden bire 50 kat aşağıya çekildi? Yapılan deneyler sonucu, “Farelerde kolinesteraz enzimini engelleyerek kırmızı kan hücrelerini, sinir sistemini olumsuz biçimde etkilediği” tespit edildiği için…

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, 2011’den 2014 yılı sonuna kadar tam 177 etken maddenin kullanımını yasakladı.(3) Sayının bu derece yüksek olması AB’ye uyum süreci ile ilgili. Tabii bu durumda ‘‘ya AB’ye uyum süreci devrede olmasaydı?’’sorusu geliyor insanın aklına.

Elbette sentetik mumlama ile elde edilen parlaklık aynı zamanda işin cazibesi, tüketiciye yönelik bir algı yönetimi, işin albenisi. Oysa o parlaklığın altında onlarca zehir var. Belki bugün bu zehirlerin, çeşitli bilimsel araştırmalara dayanarak, hükümetlerce kabul gören belirli limitler içinde tutulduğu için sağlığımıza zararlı olmadığı kabul ediliyor ama bunların çeşitli böcekleri, otları vs zehirleyip öldürdüğünü ve gene bilimsel araştırmalara dayanarak her geçen gün yeni bir etki, yasaklanan yeni bir etken madde veya zirai ilaç, indirilen kalıntı limitleri ile karşı karşıya olduğumuzu da unutmamak gerekiyor. Birçok araştırmaya göre elma, zirai ilaçlar açısından en tehlikeli ürünlerden bir tanesi. ABD Tarım Bakanlığı 2014 araştırma verilerine göre, alınan 177 elma numunesinden sadece %4.50 sinde herhangi bir zirai ilaca rastlanmamış. Elmaların %74!’ ünde 3 veya daha fazla zirai ilaca, %29.50 ‘sinde ise 5 veya daha fazla zirai ilaca rastlamış. (4)

Ama sentetik katkı maddeleri, hormonlar ama zirai ilaçlar, sentetik gübreler…Bütün bunlardan kaçınmanın tek yolu sıfır zirai ilaç, hormon zorunluluğu olan, fenni gübrelerin yasak olduğu ekolojik gıda tüketiminden geçiyor.

Editörün notu:

Öte yandan içinde sentetik parafinin de olduğu değişik mumlar, Amerika Bileşik Devletleri, İspanya gibi ülkemizde de özellikle turunçgil meyvelerine uygulanmaktadır. Meyvelerinde mum uygulamasının yapılması için özel ürün işleme hatlarına ihtiyaç vardır. Meyvelere mum uygulanabilmesi için meyvenin önce su ve fırçalarla yıkanıp toz vb. kirlerin uzaklaştırılması gerekmektedir. Yıkama sonrası mumların meyveye yapışması için yıkanan meyvelerin özel fırın düzeneklerinde kurutulması gerekmektedir. Mum uygulaması, meyveler dönerken püskürtme şeklinde uygulanır, bu sırada meyveler fırçalanarak mumun meyvenin tüm yüzeyine uygulanması sağlanır. Mumlama sonrası tekrar meyveler kurutularak, boylanır ve paketlenir.

Doç. Dr. Fatih Şen’in hazırladığı rapor bize %100 garanti vermemekle birlikte bazı ipuçları da sunmaktadır. Örneğin tesislerde sentetik olarak mumlanan meyvelerde elmaların sap çukuru dahil hiçbir kirin bulunmaması gerekmektedir. Mum uygulanan meyvelerin tümünün ve meyvelerin tüm kısımlarının aynı parlaklıkta olması gerekmektedir. Mumlanan meyvelerde, mumlama sonrası boylama işlemi yapıldığından meyve iriliklerinin birbirine yakın olması gerekmektedir. Ancak Eğirdir Meyvecilik Araştırma Enstitüsü’nce de belirtildiği üzere, elma ve benzer meyvelerin üzerindeki mumun doğal mı sentetik mi olduğundan yüzde yüz emin olmanın yolusadece laboratuvar koşullarında yapılacak kimyasal analizlerdir.

Kaynaklar:

(1) http://www.thelancet.com/journals/lanonc/article/PIIS1470-2045%2815%2970134-8/fulltext

(2) http://www.efsa.europa.eu/en/efsajournal/pub/3640

(3) http://www.tarim.gov.tr/Konu/934/Yasaklanan-Bitki-Koruma-Urunleri-Aktif-Madde-Listesi 

(4) https://www.ams.usda.gov/sites/default/files/media/2014%20PDP%20Annual%20Summary.pdf

06 May

Yasaklanan veya limitleri indirilen zirai zehirlere her gün bir tanesi daha ekleniyor.

AB, bağcılıkta salkım güvesi başta olmak üzere, çeşitli zararlılara karşı kullanılan  etken maddesinin sofralık üzümde dolayısı ile kuru üzümde de maksimum kalıntı limitini 0.5 ppm’den 0.01 ppm’e düşürme kararı aldı (1). Peki neden yıllardır bu zehir için verilen kabul edilebilir doz birden bire 50 kat aşağıya çekildi? Yapılan deneyler sonucu, “Farelerde kolinesteraz enzimini engelleyerek kırmızı kan hücrelerini, sinir sistemini olumsuz biçimde etkilediği” tespit edildiği için. “Chlorpyrifos” üzerine yapılan araştırmalar arasında söz konusu maddenin, anne karnındaki bebeğe dahi ulaştığı ve beynini olumsuz etkilediğini tespit edenler var (2). Her geçen gün bilimsel araştırmaların gösterdiği yeni bir etki, yasaklanan yeni bir etken madde veya zirai ilaç, indirilen kalıntı limitleri gösteriyor ki; ekoloji, sağlık, adil ticaret gibi ilkeler dikkate alındığında tek gerçekçi ve sürdürülebilir tarım yöntemi: ekolojik ilkelere dayalı organik tarım.

Türkiye kuru üzüm üretim ve ihracatında dünya lideri. Ülkemiz yıllık ortalama 280 bin ton çekirdeksiz kuru üzüm üretiyor ve bunun 240 bin tonunu ihraç ederek yaklaşık 500 milyon dolar döviz elde ediyor. Bu ihracatın %85 ten fazlası ise AB üyesi ülkelere yapılıyor. Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliğine göre; yapılan analizlerde “chlorpyrifos-ethyl” adlı etken madde 0,01 ppm’in üzerinde. Önlemler alınmaz ise bu durum ülkemizin yıllık 500 milyon dolarlık kuru üzüm ihracatının tamamen durması anlamına geliyor.

exterminator

AB, sofralık ve kuru üzüm ithalatı için aldığı yeni karar ile maksimum kalıntı limitini tam 50 kat düşürdü. Getirilen limit 0.01 ppm, zaten akredite laboratuarlarca birçok etken madde için ölçülebilir en alt limit. Yani AB’ nin bu kararı, kalıntı açısından bakınca, kuru üzüm için, sıfır kalıntı zorunluluğunun olduğu organik üretime işaret ediyor.

Peki nedir bu Maksimum Kalıntı Limiti?

İyi tarım uygulamaları ve ADI değerleri temel alınarak belirlenen en yüksek pestisit kalıntı limiti. (3)

Peki nedir bu ADI değerleri?

Kabul edilebilir günlük alım miktarı (ADI-Acceptable Daily Intake): Toplumdaki çocuk veya doğmamış bebekler gibi hassas grupları da dikkate alarak, değerlendirme sırasındaki mevcut bilgiler ışığında tüketiciye fark edilebilir herhangi bir sağlık riski teşkil etmeyen, bir bireyin vücut ağırlığı esas alınarak tüm yaşamı boyunca gıdalarla günlük olarak alabileceği madde miktarı.(3) Yani doğmamış bebekler dahil herhangi bir sağlık riski teşkil etmeyeceğivarsayılan dozlar, yıllarca kullanıldıktan sonra düşürüldüğü gibi, birçok etken madde de yasaklanıyor.

Çözüm Yasaklamak mı?

Her geçen gün dünyada bazı zirai ilaçlar ya yasaklanıyor ya da kalıntı limitleri düşürülüyor. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, AB uyum sürecine paralel olarak 2011’den 2014 yılı sonuna kadar tam 177 etken maddenin kullanımını yasakladı.  İşte bu noktada sormak gerekiyor; AB, EPA (Amerika Çevre Koruma Ajansı), Dünya Sağlık Örgütü, Bakanlıklar gibi yapıların görevi, yıllarca kullanımdan sonra yapılan araştırmalar ile bu ilaçların kullanımına sınırlama getirmek veya yasaklamak mı, yoksa ilk kullanıcı tarım işçileri başta olmak üzere toplum sağlığını düşünerek, kullanıma sunulmadan önce gerekli araştırmaların, deneylerin yapılmasını sağlamak mı olmalı? AB uyum süreci söz konusu olmasa idi, bu 177 etken maddenin bir kısmını bugün hala kullanıyor olur muyduk ise, sorgulanması gereken başka bir konu.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, her yıl 3 milyon kişi zirai ilaç zehirlenmesine maruz kalıyor. Her yıl en az 20 bin tarım işçisi zirai ilaç uygulamaları nedeniyle ölüyor.(4) Bu zirai ilaçların diğer faktörlerle birleşerek tüketicilerde zaman içinde yarattığı hastalıklar ve ölüm vakalarının ise sayısal bir değer olarak tespit edilmesi mümkün değil. Kullanılan kimyasalların gıdada bıraktığı kalıntılar vücudumuza alınarak birikiyor. Biriken kimyasallar; kanser, üreme bozuklukları, hormon dengelerinde bozukluklar, bağışıklık sistemi sorunları, sinir sistemi rahatsızlıkları (beyin gelişiminde zarar, depresyon, konsantrasyon bozukluğu vs.), alerjiler, astım gibi birçok sağlık sorununa sebep olabiliyor.

 

Peki chlorpyrifos” etken maddesi içeren ilaçlara karşı, ekolojik bütünlüğe karşı sorumlu ve uyumlu, sağlığa zarar vermeyen “zehirsiz”, doğal yöntemler yok mu?

Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Özkan’ın verdiği bilgilere göre; kuru üzümde yaşanan bu soruna sürdürülebilir çözüm, biyolojik mücadele ve biyoteknik mücadele ağırlıklı entegre mücadele uygulamaları. T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yoğunlukla Akdeniz Bölgesi’nde sera alanlarında ve Turunçgil üretiminde biyolojik mücadele ve biyoteknik mücadele ağırlıklı yapmış olduğu teşvikler kısa sürede sonuç vermiştir. Son yıllarda üniversiteler, T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, T.C. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve yerel firmaların çabalarıyla ülkemizde “Biyolojik Mücadele” ve “Biyoteknik Mücadele” konusunda önemli gelişmeler sağlanmıştır.

Bağ Salkım Güvesi adı zararlı böceğin biyolojik mücadelesinde kullanılmak üzere TAGEM’e bağlı kurumlarda, farklı Üniversitelerde ve Ankara Üniversitesi Teknokent firmalarında birçok doğal düşman böcek üretimi yapılmaktadır. Bu ‘doğal’ düşman böceklerin başında, yumurta parazitoitleri Trichogrammma türleri, Bracon hebetor ve Venturia canescens adlı arıcıklar yer almaktadır.

                                                                                                     

İşte, organik tarımda yaygın olarak tercih edilen diğer bazı biyolojik ve biyoteknik yöntem ve insektisitler:

1-Şaşırtma tekniği; İsonet – L ticari adı ile satılan dişi salkım güvesi kelebeği feromonu emdirilmiş teller 1000 metre kare yani 1 dekar alana 60 adet olacak şekilde bağ dallarına bağlanır. Bu sayede erkek kelebekler dişiyi kokusundan bulamaz ve çiftleşemezler. Bu sayede çoğalması engellenir.

2- Bacillus Thuringiensis  bakterisi içeren preparatlar. Piyasada Agree, delfin gibi ticari isimler ile satılmakta olup, içeriğinde doğada zaten olan ama kimyasal ilaçlar yüzünden yoğunluğu azalan bir bakteri. Bu bakteri, Salkım güvesi tırtılını hastalandırıyor.

3- Toprak kökenli doğal bir bakteriden doğal yollarla elde edilen Spinosad etkili maddeli insektisidler. Bunlar da salkım güvesi tırtıllarını direkt öldürüyor.

 

Sorumlu yaklaşım

“IFOAM’un (Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu) ekolojik tarım için koyduğu ilkelerden “özen ilkesi”ne göre; “Ekolojik tarım, gerek mevcut gerekse gelecek kuşakların ve çevrelerinin sağlığı ile esenliğini korumak üzere, sorumlu, önlemini baştan alan bir yaklaşımla yönetilmelidir.” Ege Bölgesi’nde üzüm üreticilerinin de bu ekolojik mücadele yöntemleri konusunda desteklenmesi durumunda yaşanan ekolojik ve ekonomik kriz atlatılabilir. Çocuklarımızın, geleceğimizin ve gezegenimiz sağlığı için bir an önce sürdürülebilir, ekolojik ilkelere dayalı organik tarımın teşvik edilmesi, desteklenmesi ve yaygınlaştırılması elzem görünüyor. Çünkü bu dünya, hepimizin…

 

Kaynaklar:

1- http://www.efsa.europa.eu/en/efsajournal/pub/3640

2- http://www.panap.net/sites/default/files/pesticides-factsheet-hhps-chlorpyrifos.pdf

   http://www.medimagazin.com.tr/veteriner-hekim/genel/tr-tarim-ilaci-cok-dusuk-miktarda-dahi-anne-karnindaki-bebegin-beynini-olumsuz-etkiliyor-5-40-43058.html

  http://www.journalagent.com/turkhijyen/pdfs/THDBD_70_1_7_14.pdf

3- TÜRK GIDA KODEKSİ PESTİSİTLERİN MAKSİMUM KALINTI LİMİTLERİ YÖNETMELİĞİ

4-  http://web.worldbank.org/archive/website01004/WEB/0__CO-35.HTM

06 May

Cumhuriyet Gazetesi, Etkin Sağlık Dergisi ve Bianet’teydik.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/498268/Care_organik_tarim.html

http://etkinsaglikdergisi.com/dergi/sayi13/index.html#30/z

http://m.bianet.org/biamag/diger/173037-organik-tarim-bir-alternatif-degil-ekoloji-meselesi

Bianet’te yayınlanan haberimiz:

Türkiye’nin ilk ve en büyük organik pazarı olan Feriköy Pazarı 10. yaşına girdi. Sabah saatlerinden itibaren oldukça kalabalık olan pazarda, herkesin elinde kese kağıtları, bez çantaları, alışveriş çantaları, fileler var. Çünkü pazarda plastik torba kullanmak yasak. Neredeyse her şeyin organiğini bulmak mümkün.  Sebze, meyve, yumurta, peynir, tavuk, temizlik malzemesi, kozmetik vb… Diğer semt pazarlarından farkı sadece ürünlerin organik olması değil, aynı zamanda “Bunlar organik, organik” diye bağıran satıcıların olmaması. İsterseniz ürünleri tatma imkanınız da var. Ama yumuşak sebzeleri çok mıncıklamasanız iyi olur, zira öğlene kadar o ürünler çürümeye başlıyor. Karnınızı acıkırsa pazarın girişinde sıcak sıcak gözleme de yiyebilirsiniz. Organik ürünlere dair kafanıza takılan sorular varsa Buğday Derneği’nin tezgahına uğrayıp her şeyi sorabilirsiniz. Buğday Derneği’nin 2006’da başlattığı % 100 Ekolojik Pazarlar projesi, ekolojik tarım ve ürünlerin Türkiye’de tanınması ve iç pazarda talep oluşmasında öncü oldu. İlk bir yıl 3-5 ton civarında olan haftalık taze sebze-meyve satışları 14 tona ulaştı.

16 organik pazar var

Buğday Derneği proje ortaklığında %100 Ekolojik Standartlarına göre denetlenen ve yürütülen %100 Ekolojik Pazarlar; İstanbul Şişli, Kartal, Beylikdüzü, Küçükçekmece, Bakırköy, Kayseri Talas ve Kayseri Kocasinan’da. Bunlar haricindeki organik pazarlar İzmir Balçova ve Bostanlı, Ankara Ayrancı ve Çayyolu, Eskişehir Tepebaşı, Bursa Nilüfer ve İstanbul Maltepe, Kadıköy, Zeytinburnu’nda.

Bugün üçü sezonluk toplam 16 organik pazar var. TUİK 2014 verilerine göre, Türkiye’de organik tarım yapılan alanların toplam tarım alanlarına oranı yüzde 2. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Eş Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu ile pazarın kuruluşundan bugüne organik tarımdaki gelişimi konuştuk.

10 yıl geriye dönersek, bu fikir nasıl bir ihtiyaçtan doğdu? Ekolojik yaşamın en temel şeyi gıda. 1980’lerde Türkiye’ye organik ürünler yurtdışına ithal ediliyordu. Ama o dönem mevzuat yoktu. 2000’lere geldiğimizde organik tarım yapan işte Afyon’da, Çıralı’da tek tük çiftçiler vardı. Yine bu ürünler birkaç butik dükkanda satılıyordu. Dedik ki ekolojik gıda Türkiye’de de yaygınlaşmalı. Önce talebi yaratmalıyız. Sivil toplum örgütü ve belediye işbirliğinde bir halk pazarı açma fikri doğdu. Bunu yapmazsak o idealist çiftçiler de vazgeçecekti. Önce Victor (Ananias), organikte hal kanunundan muafiyet sağladı. Sonra Şişli Belediyesi ile anlaştık. Pazarı 2006 Haziranı’nda açtığımızda küçücüktü. İlk 2 hafta akın akın insanlar geldi. Ama sonra iki sene boyunca pazar kan ağladı. Yaz aylarında 30 kişi falan geliyordu. Sonra yavaş yavaş medyanın da desteğiyle, etkinlikler vb. zincirleme bir şey oldu. İlk olarak burası hal görevi gördü. Yani organik ürün satan dükkanlar, e-ticaret yapanlar, üreticiye burada ulaştı. Böylece organik pazarın yaratığı zincirleme reaksiyon katlanarak bu pazarın büyümesini sağladı. O kadar popüler oldu ki, sokakta pilav-nohut satanlar bile organik yazmaya başladı. Böyle bir kavram kaosu başladı. Ama sonuçta şunu başardık popülarite. “Hormonsuz abla” diyen konvansiyonel pazarcılar, şimdi müşteriyi ikna etmek için “organik abla” demeye başladılar. Bunu sağladık. Ama yeterli değil, bunun içini doldurmamız lazım.

Rakamlarla Türkiye’de organik tarım

IFOAM ve FIBL’in raporuna göre; 2012 yılında dünyada organik tarım yapılan alan 37,5 milyon hektar. Türkiye’de toplam tarım alanı 23.939.000 hektar, organik tarım alanı ise (doğadan toplama hariç) 490.000 hektar. Türkiye’deki üretim miktarlarına baktığımızda organiğe geçiş süreci ürünleri dahil, 2002’de 310.000 ton olan toplam üretim, 2014’te 1.642.000 tona çıkmış yani % 430′ luk bir artış söz konusu. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre; 2002’de çiftçi sayısı 12.428 iken bugün 70.000′ i aşmış durumda. 2014 ihracat verileri 79 milyon dolara ulaştı. Ürün çeşitliliği de 2013 verilerine göre 213’e yükseldi. IFOAM ve FIBL’in 2014 raporuna göre; Türkiye organik tarım arazisi artışı gösteren 81 ülke arasında da 4. sırada.

Evet. Artık her yerde “organik ürün” deniyor. Peki nedir organik? Organik tarım, toprak, tohum ve emekten oluşur. Geleneksel tohum, organik sertifikalı tohum, bunlar yoksa standart/ hibrit tohum kullanılabilir. GDO’lu tohum kesinlikle yasak. Fidelerin de organik sertifikalı olmalı lazım. Organiğin en önemeli şeyi toprak. Toprağın biyodinamik yapısını, mikroorganizmasını, solucanını vb. canlı tutmak gerekiyor. Onun verimini, döngüsünü yaşatmak lazım. Toprak çok kıymetli, ona saygı duymamız gerek. Organik tarımda fenni (kimyasal) gübre yasak. Bu toprağı yozlaştırıyor, çoraklaştırıyor, verimini öldürüyor. Endüstriyel hayvan gübresi almıyoruz. Organik sertifikalı gübre alabilir, ya da kendiniz kompost yapabilirsiniz. Zirai ilaçlar ise organik tarımın üçüncü kısmı. Ot, mantar ve böcek adı altında binlerce ilaç var. Bunların hepsi yasak. Bunun yerine biyolojik mücadele yöntemi kullanılıyor. Bakteri veriyorsunuz. Bitkisel kökenli, insan, çevre ve su kaynaklarına zarar vermeyen pahalı ilaçlar var. Bir de fiziksel mücadele yöntemleri var. Bitkileri sık ekmemek, doğru su miktarı,  birbirine kardeş bitkileri ekmek (örneğin fasulye ve mısır) gibi… Bunun yanında nakliye ve depolama var. Deponun temizliğinde her kimyasal kullanılamıyor. Ürünün işlenmesinde her katkı maddesine izin verilmiyor. İyonize radyasyon yasak. Soğuk şoklama yapılarak içindeki lavra, yumurta öldürülüyor. Mesela kükürt en temel örnek. Kayısılar sapsarı/ turuncu ya, işte o kükürt. O yüzden organik sarı renkte gün kurusu bulamazsınız, hepsi kahverengi. Peki üreticinin mevzuatta yer alan tüm bu kurallara uyup uymadığı nasıl denetleniyor? Tüm dünyada bu işi devletler değil, özel şirketler yapıyor. Sertifikasyon kuruluşları var. Araziye gidip tohumundan, hasat miktarına kadar denetimi yapıyor. Hangi tapuda, kaç metrekarede, ne kadar maydanoz ekilmiş onda kaydı var. Organiğin en temel denetimi izlenebilirlik ve kayıt altına alma. Aynı zamanda tarım il/ ilçe müdürlükleri de istedikleri zaman denetim yapabiliyor. Bazen şirketlere nasıl güveneceğiz sorusu geliyor? Bu şirketlerin hiçbiri Türkiye’deki 3-5 üretici için isminin kirlenmesini istemez. Çünkü ihracat yapıyorlar ve ceza alırlarsa bu direk AB’ye intikal eder. Bana şu çok komik geliyor. Doktorlar hastanın içinde yeri geliyor makas unutuyor, nükleer santral kurulmak isteniyor. Bunların hepsine güveniyoruz ama çiftçiye güvenmiyoruz. Tabii ki hiçbir sistem mükemmel değildir. Küçükçekmece Pazarı Tüketici nelere dikkat etmeli?

Organik ürünlerin doğal ürünlerden farkı şu: Doğal ürün olarak adlandırılan gıdaların resmi veya genel bir tanımı, kriteri, standardı ve yönetmeliği yok. Bu nedenle suistimale açık. Herhangi bir denetime ve belgeye tabi olmayan doğal ürünlerin gerçek olup olmadığı tamamen kişisel bilgi, deneyim ve güvene dayalı. Eğer üreticinizi tanıyor, güveniyor; aldığınız ürünün nasıl yetiştirildiğini biliyor  iseniz tabii ki ondan alışveriş yapın. Türkiye’de sayısı giderek artangıda toplulukları da bu amaca hizmet ediyor. Ancak üreticinizi/çiftçinizi tanımıyorsanız en güvenilir ürün organik sertifikalı gıda.  Bu ürünler Organik Tarım Kanunu ve Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğe uygun olarak organik tarım esaslarına göre yetiştiriliyor, ambalajlanıyor ve etiketleniyor. Yapmanız gereken, etiket üstünde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın organik tarım ürünleri için hazırladığı logoyu ve sertifika numarasını kontrol etmek. Peki açık satılan taze sebze ve meyvenin organik olduğunu nasıl anlayacağız?

Yapmamız gereken, satışı yapan kişi/firmaya ürünün organik ürün sertifikasını sormak, bu sertifikanın geçerlilik süresini ve ilgili ürün çeşidini kapsayıp kapsamadığını kontrol etmek. Ürünün sertifikada adı geçen üreticiye ait olup olmadığını anlamak için ise ilgili üreticiden alımına dair fatura veya diğer mali belgeleri sormak. Bu detayda “Ben manavı, pazarcıyı vs sorgulayamam” diyenler için ise tek yol kalıyor; sadece organik sertifikalı ürün satan ve Türkiye’de sayısı 16 olan organik pazarları, sadece organik ürün satan dükkân ve e-ticaret sitelerini tercih etmek. Siz dernek olarak ne yapıyorsunuz pazarda? Sabah beşte gelip, pazara giren çıkan stokları web tabanlı takip sistemimize işliyoruz. Sertifikalarla ürünleri eşleştiriyoruz. Sertifikasında salatalık yoksa onu satamaz. Rutin olarak ve onun yanında şüphelendiğimizde numune alıp kalıntı tespiti yapıyoruz. Dedikoduları dinliyoruz, sektör küçük, oto kontrol yüksek. Pazardakilerin çoğu üretici ama çok uzaktan gelemeyenler için aracılar da var. Onların depolarını da denetliyoruz. Beylikdüzü Pazarı Belediye ne yapıyor? Belediyenin üstümüzdeki iş yükünü azaltması gerekiyor. Biz en nihayetinde bir sivil topum örgütüyüz. Sadece pazarı açmakla olmuyor. Belediyenin her pazarda daimi ziraat mühendisi bulundurması gerekiyor. Pazarların reklam ve tanıtımını yapması gerekiyor. Sonuçta projenin sahibi belediye.  Biz danışmanız. Belediyeler beş tezgah için yıllık 650 lira işgaliye alıyor, bu da düşük bir ücret sonuçta buranın elektriği, temizliği gibi giderleri var. Bugün yedisi sizin danışmanlığınızda 16 pazar var. Gelinen noktayı nasıl görüyorsunuz? Bu Feriköy pazarının getirdiği bir sonuç. Tabii ki hepsini buna mal etmiyorum ama bir ivme yarattı. Yoktan bir hareket başladı. 2006’da pazarı açtığımızda et, süt grubunda hiç organik ürün yoktu. Organik peynir yoktu. Sadece 2 organik yumurtacı vardı. Şu anda her ürünün organiği var. Ancak şeker ithalatı yasak olduğu için organik şeker ithalatı da yasak. Organik şekeri de üretmek çok maliyetli. Şeker yerine ya bal ya elma suyu kullanılıyor. Ama bisküvi, çikolata yapılamıyor. Hepsi ithal ve bu yüzden Avrupa’dakinden daha pahalı. Düşünün fındık bizden gidiyor ama organik fındık ezmesi ithal ediyoruz. Gelelim en büyük soruya, organik pahalı… Pahalılık göreceli bir kavram. Alım gücümüz düşük. Asgari ücretimiz ne kadar ki? Bu ekonomik bir sorun genel anlamda. Ama reddetmiyorum pahalı ama suçlusu üretici değil, üretim maliyeti, nakliye, depolama ücretlerinin yüksek olması. Küçük hacimlerle iş yapılıyor.  Sürüm yok, çürüyen atılıyor. Ta Avanos’tan İzmir’den buraya gelen üreticiler var, birkaç üretici bir araya gelip araç tutuyor. Katma değerli ürünler iki defa işleme tabi tutuluyor. Yani mesela domates küçük miktarda üretiliyor, salça da öyle, iki defa sertifikasyon yapılıyor. Dolayısıyla pahalı. Bir de bazı tüketiciler şeftali, patlıcan çileği alırken bile mıncıklıyor. Şeftaliyi dokunup bıraktığın zaman öğleden sonra çürümeye başlar. Elma, patatesi seç ama onlara dokunma gözünle seç. Organik tüketim için hem eğitimli, hem bilinçli, hem de zengin olmak gerekiyor. Evde iki beyaz yakalı çalışan varsa bu fiyatlar makul. Ama asgari ücretliyse tabii ki alamaz. Devlet organik tarıma bir ihracat kalemi olarak bakıyor. Bir STK, belediye daha ne yapsın. Bunun devlet politikası olması lazım. Devlet ekmek israfının nasıl üzerine gidiyorsa organik tarımı da öyle yapmalı. Okullara dağıtılan süt neden organik değil? Organik tarım bir alternafi değil, ekoloji meselesi. Konvansiyonel tarımda bir kısır döngü var. Siz zirai ilaçlar attıkça, fenni gübreleri attıkça o bakteri, virüs, böceğin bağışıklık sistemi gelişiyor. Yeni türler geliştiriyor, aynı antibiyotik gibi. Bu direnci kırmak için de daha fazla zehir veriyorsunuz, toprak çoraklaşınca daha çok gübre veriyorsunuz. Su kaynakları daha çok kirleniyor vb. vb. vb.  Kendi kendinizi yok ediyorsunuz. Bu sürdürülebilir değil. (NV)